Dinin Aslı Olan Tevhid de Cehalet Özür Değildir

Dinin Aslı Olan Tevhid de Cehalet Özür Değildir

 Dinin aslı olan tevhid de cehalet özür değildir. Bu mesele hakkında alimler arasında ihtilaf yoktur.

İster daru’l İslam’da ister daru’l harpte olsun, ister öğrenme imkanı olsun ister olmasın, ister kendisine huccet ikame edilmiş, ister edilmemiş olsun, İslam’ın aslının (La İlahe İllallah'ın) bozulmasında cehalet, tevil ve taklid mazeret değildir.

İster cehalet, ister te’vil, ister taklid sebebiyle olsun İslam’ın aslını (La İlahe İllallah'ı) bilmeyen, bozan kişi müslüman sayılmaz.


Büyük şirk olan her mesele akideyi direk ilgilendirir ve tevhidi bozar.

Tevhidi direk ilgilendiren (büyük şirk olan) meselelerde (dinin aslında) cehalet mazeret değildir.

Tevhidi bozucu büyük şirk işleyen herkes müşriktir, cehaleti mazeret değildir.


Büyük şirk işleyen kişiye ister ona huccet ulaşsın, ister ulaşmasın, ister cahil olsun, ister bilgi sahibi olsun, dünyada müşrik hükmü verme konusunda cehalet mazeret değildir, dünya hükmünde müşriktir. Fakat ahirette azab görüp görmemesi, ona hüccetin (risaletin) ulaşıp ulaşmamasına bağlıdır. Bu meseleyi Allah’ın yardımıyla, detaylı olarak ispat ettik.(1) Bunu ispat eden mütevatir deliller vardır. Ayrıca bu konuda ehli sünnet alimleri arasında icma vardır.

Ne ilk üç yüz yılda yaşayan sahabeler ve selefi salih, ne de onlardan sonra gelen onlara bağlı olan alimlerin bir tanesi bile büyük şirk konusunda cehalet mazerettir dememiştir.

________________________

(1) “Rasuller Gönderilmeden ve Hücceti İkame Etmeden (hakkı ve delilleri açıklamadan) Önce de Şirk Koşanlara Müşrik Sıfatı Verilmiştir.” bölümüne bakınız.


İddia: “Biz hiç kimseye İslamı anlatmadan kafir ve müşrik diye itham edemeyiz. Zamanımızda müslüman olduğunu iddia eden kimseler cehaletlerinden dolayı küfür işlemektedirler. Bu yüzden İslamı tebliğ etmediğimiz müddetçe onları tekfir edemeyiz. Çünkü Rasulullah (s.a.v) kimseye, İslamı tebliğ etmeden kafir ve müşrik diye itham etmemiştir.”

Cevap: Bu iddia yanlış ve delilsiz bir iddiadır. Şayet cehalet özür kabul edilirse yeryüzünde şirk üzere olan bütün fırkalar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve müşrikler cehaletlerinden dolayı tekfir edilmemeleri gerekir.

Eğer “büyük şirk” işleyen kişinin cahilliği bir mazeret ise, o zaman mazereti olmayan kim vardır?

Büyük şirki işleyen kimseler için cahilliği mazeret kabul edenlerin, sadece inad edenleri tekfir etmeleri gerekmektedir. Halbuki böyle yapmamaktadırlar. Onlar, Muhammed (a.s)’ın risaleti, tekrar diriltilme veya bunlar gibi dinin temeliyle ilgili konularda şüpheye düşen kimseyi tereddüt etmeden tekfir ederler. Halbuki şüpheye düşen cehaletinden dolayı şüpheye düşmüştür.

Fakihler (r.a) fıkıh kitaplarında mürtedin hükmüyle alakalı olarak şunları zikretmişlerdir :

“Mürted; İslamdan sonra, küfür olan bir söz, fiil, inanç veya şüphe ortaya koyan müslümandır.”

Şüphenin sebebi cahilliktir. “Cahillikle küfür işleyen kafir olmaz ancak inad edenler tekfir edilirler” kaidesi olsaydı, o zaman cehaleti sebebiyle küfür işleyen yahudi, hristiyan, güneşe, aya ve putlara secde edenlerin ve Ali b. Ebi Talib’in ateşte yaktığı kişilerin tekfir edilmemesi gerekirdi. Oysa bunların hepsi cahil kimselerdi. Halbuki alimler, yahudileri ve hırıstiyanları tekfir etmeyen veya onların küfürlerinde şüphe edenlerin küfürleri hakkında icma etmiştir. Biz de yakinen biliyoruz ki; yahudilerin ve hristiyanların çoğu cahildir...

Te’vilden, ictihadden, hatadan, taklitden veya cahillikten dolayı küfür işleyen bir kimseyi özür sahibi kabul etmek kitaba, sünnete ve icmaya muhaliftir. Bunda şüphe yoktur. Bu, dinin aslına terstir.

Eğer bir kimse dinin aslından uzaklaşmışsa küfründe şüphe olmaz. Muhammed (a.s)’in risaletinden şüphe eden kimsenin tekfiri konusunda duraklayanın yaptığı nasıl küfürse, bu da aynı böyledir...

Rasulullah (s.a.s)'den önce değişik dinlere mensup birçok topluluk vardı ve bunların hepsi de kendilerinin müslüman ve doğru yolda olduklarını iddia ediyorlardı. Bunlardan birisi Yahudilerdi.

Bunlar gibi İsa (a.s)'a gönderilen kitaba inanan hristiyanlar vardı.

Bir diğer topluluk ise İbrahim (a.s)'ın getirdiği tevhid dinine bağlı olduklarını iddia eden putperest müşriklerdi.

Bütün bu kimselere Allah katından gelen bilgi tahrif edilerek ulaşmıştı. Bu kimselerin içinde iyi niyetli olan ve hak kendilerine geldiğinde kabul edebilecek kimseler vardı. Bu kimselerden kimisi putperestler gibi putlara ibadet ediyor kimisi de ehli kitap gibi birbirlerine ibadet ediyorlardı.

Şayet kişi; “Bunların hükmünü bilmiyorum, kimisi putlara kimisi birbirine ibadet eden bu kimselere rasul gelmemiş ve dolayısıyla tebliğ ulaşmamış olduğu için kafir veya müşrik diyemem, rasul geldikten sonra onlardan rasulün tebliğini kabul edenler müslüman, kabul etmeyenler ise müşrik olur” derse ona; “Peki rasul gelmeden önce bu kimselere müslüman hükmü verebilir misin?” diye sorulur.

Bu soruya karşılık iki şekilde cevap verilebilir:

- “Onlar müslüman değillerdir. Çünkü onlar hayatlarında İslamı tatbik etmemişlerdir ve İslam’ın rükünlerini yerine getirmemişlerdir” derse, doğru bir cevap vermiş olur.

- Bu kimseler için “Onlar Ehl-i fetret'dir. Yani rasul gelmeden önceki insanların halindedirler. Onlara müslüman veya kafir diyemeyiz” diyecek olurlarsa onlara bu hükmü hangi delile göre verdikleri sorulur. Zira kişi “Bu kimseler hakkında kafir veya müslüman denilemez” demekle bir hüküm vermiştir. Halbuki Allah ve Rasulü bu kimseler hakkında onların müşrik olduğunu açıkça bildirmektedir. “Onlar hakkında müslüman veya kafir denemez” diye hüküm veren kimseye delil getirmediği takdirde (ki onların bu konuda hiçbir delili yoktur.) “Sen Allah ve Rasulünden hiçbir delile dayanmadan bir hüküm verdiğin için kafir oldun” deriz.


İddia: “Zamanımızdaki insanlar La ilahe illallah Muhammed'un Rasulullah deyip namaz kılıyor ve zekât veriyorlar. Halbuki Rasulullah'tan önceki insanlar La ilahe illallah Muhammed'un Rasulullah demiyorlardı ve namaz da kılmıyorlardı. Bu sebeple önce onlara tebliğ yapar sonra kabul etmezlerse tekfir ederiz.”

Cevap: Biz bugün bu insanlara sırf müslüman olduklarını ve Muhammed (s.a.s)'e iman ettiklerini iddia ettikleri için müslüman hükmünü veremeyiz. Hz. Muhammed (a.s)'dan önceki insanlar da kendilerine daha önce gönderilen rasule ve onun getirdiği şeriate inanıyorlardı. Zaten putperestler biz müslümanız diyorlar ve İbrahim (a.s)'ın şeriatına bağlı olduklarını iddia ediyorlardı. Yahudiler de biz müslümanız, diyorlar ve Musa (a.s)'ın şeriatına bağlıyız, diyorlardı. Hristiyanlar da biz müslümanız, diyorlar ve İsa (a.s)'ın şeriatına bağlıyız, diyorlardı. Onlar bütün bunları söylemelerine rağmen biz onlara kafir, diyoruz. Çünkü onların iddiaları doğru değildir. Çünkü onlar Allah’ın istediği şekilde O'na ve O'nun rasulüne inanmamışlar ve geldiği şekliyle resullerinin şeriatına bağlanmamışlardı. Bu yüzden de Allah ve Rasulü onlar hakkında müşrik hükmünü vermiştir.

Kuru bir iddia ile müslüman olunmaz. Bunun gibi manası anlaşılmadan söylenen bazı sözlerle de müslüman olunmaz. Adem (a.s)'dan Rasulullah'a gelene kadar geçen bütün rasullerin dini İslam idi. İslam ise bir kelime değil, tevhid akidesinin ta kendisidir. Tevhid akidesinin ise birtakım rükünleri vardır. Bu rükünleri tam olarak yerine getiren kişi müslümandır. Bu rükünlerden bir tanesini dahi bozan kişi müşriktir. Bu, Adem (a.s)'dan beri böyle cereyan etmiştir. Rasuller sadece insanlara bir takım kelimeleri tekrar etmelerini tebliğ için değil, tebliğ ettikleri şeylerin manalarını anlayıp pratik hayatlarında bunları yaşamalarını istemek için gönderilmiştir. Yoksa, insanlara bazı kelimeleri tekrar ettirmek için gönderilmemişlerdir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Biz her rasulü ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” (Nisa: 64)
Allah (c.c) imanın ve İslamın rükünlerini bize açıkça bildirmiştir. Bütün rasuller de bu rükünleri ümmetlerine bildirmiştir ve bu konuda rasuller arasında bir farklılık söz konusu değildir. Bu yüzden her dönemde sadece imanın ve İslamın rükünlerini yerine getiren kişi müslümandır. Sırf “ben müslümanım” demekle bu rükünler yerine getirilmiş sayılmaz.
Allah (c.c) ve Rasülü Muhammed (s.a.s) kendilerine tebliğ ulaşmadığı için şirk ve küfür içinde olanların da müşrik olduklarını açıkça bildirmişlerdir.


Bugün dünyada İslam devleti kisvesine bürünmüş bir haylı devlet bulunmaktadır. Halkının büyük bir çoğunluğunun müslüman olduğunu iddia eden gerçekte müslüman olmayan büyük bir kitle oluşturmaktadır.

İşte bu belamlar cehalet özürdür derken İslamın hakim kılınmasına değilde, tağutların daha da bu cahil halkı uyutarak kendilerine kul köle olmalarına yardımcı olmuşlardır. İslamı öğrenmeden yaşamadan beşeri kanunlara muhakeme olan kimselerinde hala müslüman kalabileceklerini iddia etmişlerdir. Oysa Allah Kur’an’da birçok ayette bilgisizliğin özür olmadığını bildirmektedir.


Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Bugün sizin dininizi kemale erdirdim üzeriniz de ki nimetimi tamamladım. Size din olarak İslamdan razı oldum” (Maide: 3)

Allah (c.c) dinin tamamlandığını bildirdiği halde kim hala cehaletin mazeret olduğunu iddia ederse Allah ve Rasulüne iftira atmış dolayısıyla kâfir olmuş olur. Gerçek manada olan bir müslüman için bu tür kimselerin İslamlığından ve müslümanlığından söz etmek mümkün değildir. Müslüman olduğunu iddia eden bu kimseler küfürlerinden dolayı müşrikleri tekfir etmeyip tağutların ekmeğine yağ sürdükleri gibi, bu dini yaşamayan hayatlarına şirk küfür karıştıran kimseleride, bunlara gerçek İslam ulaşmadı diyerek tekfir etmemektedirler. Böyle oluncada onlara göre dünyada kafir kimse kalmamış olmaktadır.


Bugün ise Allah’ın kitabı ve Rasulün Sünnetine ulaşma imkanı olduğu halde ibadetlerinde Allah’a eş koşarak, Kuran ve Sünnette hüküm verme yetkisinin tamamen Allah’a ait olduğunu bildirmesine rağmen, kalkıp da Allah’ın kitabından başka, küfrün mahkemelerine muhakeme olan kimselerin müslüman olduğunu kim söyler ve onların mazeretli kimseler olduğunu savunursa apaçık bir şekilde sapmış olur. Bu tür iddialarda bulunanlar bu dinin kıyamete kadar baki olduğunu, Kitab ve Sünnetin her çağ ve her asırda insanların yolunu aydınlatacak şirkten ve müşriklerden uzak kalmak için baş vurulacak yegane ölçü ve kaynak olduğunu inkar etmiş olurlar.

Kendilerini İslama mensub ettikleri halde amellerinde Allaha şirk koşan, Kuran ve sünnete dayanmayan bir sistemi isteyen parti ve derneklere üye olan, İslami olmayan bayramları kutlayan, küfür olan yasalara boyun eğen, onları destekleyen, İslamla alakası olmayan kimseleri başlarına seçen, helalin haram, haramında helal yapılmasına ses çıkarmayan bir toplum nasıl olurda mazeretli olabilir?


Allah (c.c) Kur’an’ı Kerim’de, bir çok ayetinde insanların çoğunun cahil ve bilgisiz olduklarını, bilgisizlikleri yüzünden de şirke düştüklerini ve bunun kendileri için mazeret olmadığını bildirmiştir. Eğer cehalet mazeret olsa idi Kur’an’ı Kerim’de bilgisiz olduğu halde Allah’a şirk koşan kimselerden mazeretli kimseler diye bahsedilirdi.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor :

“Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse, Allah’ın kelamını işitip dinleyinceye kadar ona eman ver. Sonra onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır. İşte bu, onların bilmeyen bir kavim olmalarından dolayıdır.” (Tevbe: 6)

Allah (c.c) bu ayette müşriklerden bahsederken onların bilgisiz kimseler olduğunu fakat bilgisiz olmalarının müşrik olmalarına engel olmadığını bildirmiştir. Bu ayetin tefsiri ilerleyen bölümde genişçe açıklanmıştır.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor :

“İşte! Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf: 40)

İbn Kesir yukardaki ayetin tefsirinde şöyle diyor:

“Yani; insanların çoğu cehalet sebebiyle müşriktir.” (İbn Kesir Tefsiri)

Kur’anı kerimin bir çok ayetinde insanların çoğunun cahil olduğu ve bu yüzden şirke düştükleri bildirilmiştir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor :

“Hamd, Allah’a aittir de! Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Lokman: 25)

“Biz onları, yalnızca hak ile yarattık. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Duhan: 39)

“Fakat insanların çoğu bilmiyor.” (Casiye: 26)

“Onun (asıl) koruyucuları sadece korkup sakınanlardır. Ancak onların çoğu bilmezler.” (Enfal: 34)

“Onlar Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü o’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” (Zümer: 67)


Allah (c.c) başka ayetlerde saptırıldıklarını dile getiren kişilerin mazeretlerini kabul etmeyip, helak ettiği kimselerin bir kısmının tabi olanlar, diğer kısmının da tabi olunanlar (reis-liderler) olduklarını, bunların sonuç itibariyle azapta müşterek olduğunu ve suçu birbirlerine yüklediklerini haber vermiştir. Allah cahillikleri sebebiyle tabi oldukları insanlar tarafından saptırılan insanları mazur görmemiştir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor :

“...Sonrakiler öncekiler için “Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar, diyecekler...” (A’raf: 38)

Böylesi ayetlerde anlatıldığına göre tabi durumunda olanlar Rablerine haklı olduklarını şu gerekçe ile ifade etmişlerdir.

“Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uydukda onlar bizi yoldan saptırdılar derler.” (Ahzap: 67)


Allah (c.c) birçok ayette, insanların çoğunu cahillikle ve ilimsizlikle vasfetmiştir. Aynı, Kur’anı kerimin birçok ayetinde insanların çoğunun müşrikler ve doğru yoldan sapanlar olduğunu zikrettiği gibi...

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Onların çoğu ancak şirk koşarak Allah’a iman ederler.” (Yusuf: 106)

Yine Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.” (Enam: 116)

Zikredilen Kur’an nasları açıkça şuna delalet etmektedir: İnsanların çoğu şirk ve cehalet vasfını birlikte taşımaktadırlar. Buna rağmen Allah (c.c)’nun: “Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz” sözünü, sadece bilen ve bildiği halde inat eden kimselerle sınırlandırabilir miyiz? Bu takdirde bu ayeti çok az kimseye tatbik etmiş oluruz. Halbuki bilindiği gibi Kur’an nasları nadir azınlık için değil, yaygın çoğunluk için inmiştir.


İmam Ebu Batin, İbn Teymiye’den naklettikten sonra şöyle diyor:

“İbn Teymiye (r.a), zikrettiği çeşitli konularda defalarca, şirk çeşitlerinden birini işleyen kişinin müşrik olduğunu kesin olarak belirtmiş ve alimlerin bu konuda icma ettiğini söylemiştir. İbn Teymiye müşrik hükmü verirken cahil olanla olmayan arasında bir fark gözetmemiştir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz.” (Nisa: 48 ve Nisa:116)

Allah (c.c) Kur’an’ı kerimde, Mesih (a.s)’ın dilinden şöyle buyuruyor:

“Allah’a şirk koşan kimseye cenneti haram kılar. Onun varacağı yer ateştir.” (Maide: 72)

Kim bu ayetteki geneli haslaştırır ve sadece bildiği halde inad eden müşriklere has kılar, cahil, tevilci ve taklidcileri bunun dışında tutarsa, Allah ve rasulünün gösterdiği yoldan başka bir yol tutmuş, mü’minlerin yolundan çıkmış olur.

İslam fıkıh alimleri, Allah’a şirk koşup mürted olanlarla ilgili hüküm bildirirken, bu hükmü hiçbir zaman, bildiği halde inat edenlerle sınırlandırmamışlardır. Bu açık olan bir meseledir. Hamd Allah’a mahsustur.” (El İntisar li Hizbillahi’l Muvahhidin)


Rasuller gönderilmeden ve hücceti (hakkı ve delilleri açıklamadan) ikame etmeden önce de şirk koşanlara müşrik sıfatı verilmiştir.

Rasulullah’ın tebliğinden önce şirk üzere yaşayan kişiler müslüman değillerdi. Çünkü bir kişiye müslüman diyebilmek için onun İslamın rükünlerine sahip olması ve İslamı bozacak şeylerden uzak durması gerekir. İslamın rükünlerine sahip olmayan kimse müslüman olamaz. Bu gibi kimseler gerek bilmediklerinden gerekse kendilerine tebliğ ulaşmadığından olsun, İslamın rükünlerini tam olarak yerine getirmedikleri müddetçe veya zahiren ibadette Allah'a şirk koştukları müddetçe, Allah’ın bu gibi kimseler hakkındaki hükmü müslüman değil, müşriktir.

Misak ayetinde (A’raf: 172-174) geçen misak hücceti (delili), şirk işleyene müşrik sıfatı verilmesi gerektiğini gösteren başlıbaşına bir delildir. Kim, imanı ve tevhid kelimesini bozan büyük şirk işlerse, tebliğ ona ulaşmamış olsa bile dünyada müşrik sıfatı verilir ve ona müşriklere davranıldığı gibi davranılır. Ancak müşrik olan kişi, kendisine tebliğ ulaşmadığı sürece, dünyada da ahirette de azaba uğratılmaz. Azap, ancak tebliğ ulaştıktan sonra olur.

“Kendine tebliğ ulaşmayan kişiler işledikleri şirklerden dolayı cehennemde ebedi olarak kalacaklar mı” diye sorulursa bu hüküm Allah'a aittir. Çünkü, Allah (c.c): “Biz rasul göndermedikçe azap etmeyiz” (İsra: 15) buyurarak rasul göndermedikçe kimseye azap etmeyeceğini bildiriyor. Ayette “azap etmeyiz” deniliyor. “Biz rasul gönderinceye kadar onun şirkine hükmetmeyiz”, denilmiyor. Bununla birlikte Allah Tevbe: 6 ayetinde de bildirdiği gibi rasul göndermemiş dahi olsa şirk işleyen kişilerin müşrik olduklarını bildiriyor. Unutmayalım ki müşrik hükmünü vermek ile azap görmek ayrı ayrı şeylerdir.

Dünya ve ahiret azabını hak eden herkes müşriktir ve kafirdir. Fakat her müşrik azap görecek demek değildir. Bu ikisi arasında genel ve özel kesin farklar vardır. Buna çok dikkat etmek gerekir.

İnsanlar Rasul gönderilmeden ve kendilerine huccet ikame edilmeden (hakkı ve delilleri açıklamadan) önce bazı konularda mazeretli, bazı konularda ise mazeretli değildirler. Onların mazeretli oldukları konu, kendilerine risalet hucceti ulaşıncaya kadar dünya ve ahirette azaba uğratılmamalarıdır. Müşriklerin dünya ve ahirette azaba uğratılmaları ise ancak onlara risaletin ulaşmasından sonra söz konusu olur. Bu, Allah (c.c)’ın fazlı ve rahmetinin bir sonucudur.

Fakat onlar; şirk koşmaları konusunda ve şirk üzere öldüklerinde cenaze namazlarının kılınmaması, müslümanların mezarlığına gömülmemeleri, onlar için istiğfar edilmemesi, kestikleri etlerin yenilmemesi, kadınlarıyla evlenilmemesi gibi hükümlerin onlara uygulanmasında mazeretli değildirler. Yani, risalet ve tebliğ ulaşmasa bile bu hükümler onlara uygulanır.

Allah, insanlara taşıyamayacakları yükü yüklemez ve tebliğ ulaştırmadığı kimselere ise azab etmez. Fakat bir kişi tebliğe ulaşma imkanı varken gerekli gayreti sarf etmeyip yeterince araştırma yapmazsa bu kişinin Allah katında cehaleti mazeret değildir. Allah, insanların tebliğe ulaşabilip ulaşamayacaklarını en iyi bilen olduğu için durumlarına göre bu gibi kullarını dilerse affeder, dilerse azab eder.


Her dönemde ve her zamanda fetret (Rasulsüz geçen zaman) ehli gibi insanlar vardır. Bu insanlar dünyada şirk işledikleri için onlara müşrik hükmü verilir. Fakat bu onların ahirette azap göreceği anlamına gelmez. Bunlar ahirette imtihan olacaktır. İmtihan olacağına dair sahih bir hadis vardır. İmtihana tabi tutulacak fetret ehlinden kasıt; Onlara tevhid ulaşmayan, tevhide ulaşmak için bütün gücünü kullananlar demektir. Tevhide ulaşmak için bütün gücünü kullanmayanlar, mazeretli olan fetret ehlinden değillerdir. Zamanımızda mutlaka bu sıfata sahip olanlar olabilir. Tevhide ulaşmak için bütün gücünü kullanmış fakat gerçek tevhide ulaşmamıştır. İşte böyle olan kişiler Allah katında mazeretlidirler ve kıyamet gününde imtihana tabi tutulacaklardır. Tevhid bir kişiye ulaşmışsa veya bu kişi tevhide ulaşma imkanı olupta bu imkanını kullanmazsa; fetret ehlinden sayılmaz mazeretli değildir.


Allah (c.c) Rasulleriyle hucceti ikame etmeden kimseye azab edecek değildir. Bu, ehli sünnetin çoğunun görüşüdür.

Delillerinden bazıları şöyledir:


1- Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Ve biz, bir rasul gönderinceye kadar (asla) azab edecek değiliz.” (İsra: 15)


2- Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“İnsanların Allah’a karşı bir delili olmaması için cennetle müjdeleyici cehennemle korkutucu rasuller gönderdik. Allah Aziz’ dir, Hakim’dir.” (Nisa: 165)


3- Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Biz senden önce hiçbir rasul göndermiş olmayalım ki ona: “Benden başka ibadete layık ilah yoktur, yalnız bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya: 25)


4- Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Öfkeden neredeyse parçalanacak! Oraya bir grup her ne zaman atılsa onun bekçileri onlara: “Size bir (korkutucu ve) uyarıcı gelmedi mi?” diye sorarlar.” Derler ki: “Evet, gerçekten bize bir (korkutucu ve) uyarıcı geldi. Fakat biz (onu) yalanladık ve dedik ki: “Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz.” Ve yine derler ki: “Keşke dinleseydik veya akletseydik de alevli ateşin halkından olmasaydık.” Böylece suçlarını itiraf ettiler. O halde o alevli ateşin halkına (Allah’ın rahmetinden) uzaklık olsun.” (Mülk: 8-11)


5- Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Ey cin ve insan topluluğu! Sizin içinizden ayetlerimi size anlatan ve karşılaşılan şu gününüzle sizi uyaran rasuller size gelmedi mi? Derler ki: “Nefislerimiz üzerine şahitlik ederiz.” Dünya hayatı onları aldatmış ve gerçekten kafir olduklarına dair kendi nefisleri üzerine şahitlik etmişlerdir.” (En’am: 130)


6- Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalimler oldular.” (Zuhruf: 76)

Zalim olan kimse; rasulün getirdiğini bilen veya herhangi bir şekilde öğrenme imkanı olan kimsedir. Rasulün getirdiğini bilmeyen veya öğrenmekten aciz olan kimseye nasıl zalim denilebilir?

Kur’an’ı kerimde buna benzer çokça ayetler vardır. Bu ayetlerin hepsi; Allah’ın, ancak kendisine rasul gelen ve bu rasulle kendisine huccet ikame edilen kimseye azab edeceğini haber veriyor. Bu kimse ise; kıyamet gününde suçunu kabul edecek olan suçlu kimsedir.


Bir kimse iki sebepten dolayı azabı hakkeder. Bu sebebler şunlardır:

a) Huccetten yüz çevirmek, onu bulmak için gücünü kullanmamak, onunla amel etmek istememek. İşte bu, yüz çevirme küfrüdür.

b) Kendisine huccet ikame edildiğinde inadı sebebiyle onu reddetmek, gerekleriyle amel etmek istememek. İşte bu, inat küfrüdür.

Cehalet küfrüne sahip olan kimse ise; kendisine huccet ikame edilmeyen, hucceti öğrenme imkanı olmayan kimsedir. İşte! Ancak bu gibi kişiler huccet ikame edilinceye kadar azab edilmezler. Bu görüş; ehli sünnetten çoğunun görüşüdür.


İbni Kayyım şöyle demiştir:

“Allah (c.c) aşağıda buyurduğu gibi hucceti ikame etmeden önce hiç kimseye azab etmez.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Ve biz, bir rasul gönderinceye kadar (asla) azab edecek değiliz.” (İsra: 15)

Kur’an’ı kerimde bu ayete benzer çok ayetler vardır. Allah (c.c), bu ayetlerde ancak kendisine rasul gelen ve huccet ikame edilen kimseye azab edileceğini haber vermektedir.” (Tariku’l Hicreteyn s: 429)


İmam Şankıtiy şöyle demiştir:

“Allah (c.c) ancak; insanlara Allah’ın azabıyla uyarıp korkutan bir rasul gönderdikten sonra insanlar bu rasule karşı gelip, küfür ve günahlarında ısrar ederlerse, onlara dünyada ve ahirette azab eder.” (Edvau’l Beyan c: 3 s: 429)


İmam Şankıtiy şöyle demiştir:

“Kainattaki deliller ile fıtratta bulunan delillerin insanı azaba uğratabilmek için yeterli olmadığını açıklayan bir çok ayeti kerime vardır. Allah (c.c) uyarıcı rasullerle hucceti ikame etmeden hiç kimseye azab etmez.

Örneğin Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:

“Ve biz rasul gönderinceye kadar (asla) azab edecek değiliz.” (İsra: 15)

Allah (c.c) bu ayette “rasul göndermedikçe” buyurmuştur. Akıllar yaratmadıkça, kainatta ve fıtratta deliller varetmedikçe buyurmamıştır.” (Edvau’l Beyan c: 2 s: 201)


İmam Şankıtiy şöyle demiştir:

“Kur’an’ı kerimdeki bu ve benzeri ayetler, küfür üzere ölseler bile kendilerine bir uyarıcı gelmediği için fetret ehlinin özürlü olduğuna delalet eder. İlim ehlinden bir topluluk böyle demiştir. Diğer topluluk ise; “Kur’an’ı kerimin bazı ayetlerinin ve Rasulullah (a.s)’ın hadislerinin zahirini delil alarak; “Kim küfür üzere ölürse, kendisine uyarıcı gelmemiş olsa bile cehennemliktir” demişlerdir.” (Edvau’l Beyan Tefsiri c: 3 s: 431)


Hanefi alimlerinin çoğuna, mutezile ve başkalarına göre tevhid konusunda akıl tek başına insanın sorumlu tutulması için yeterlidir. İnsan tek başına tevhide ulaşabilecek bir fıtrat üzerine yaratılmıştır. Onun için düşünmekle ve kendi nefsinde ve kainatta bulunan delillere bakarak hakka ulaşması farzdır. Ona rasul gelmese bile ahirette hakka ulaşıp ulaşmadığından hesaba çekilecektir.

“Bedaiu’s Senai” kitabının yazarı şöyle demiştir:

“Ebu Yusuf, Ebu Hanife (r.a)’den şu ibareleri nakletmiştir. Ebu Hanife şöyle demiştir:

“Yaratılmışlardan hiçkimsenin, yaratanını bilmeme konusunda mazereti olamaz. Çünkü bütün mahlukatın, Rablerini ve onun tevhidini bilmesi farzı ayındır. Göklere, yere, kendi nefsine ve Allah’ın yarattığı diğer şeylere ibretle bakıp düşünen kişiyi bu düşünce, tek olan Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaya sevkeder.

Allah’ın farz kıldığı şeyleri bilmek ise böyle değildir. Bunlar ancak, birisi bildirirse bilinebilir. Farzları bilmeyen, ona ulaşamayan bir kimseye huccet ulaşmamış demektir, bundan dolayı sorumlu tutulmaz.” (Bedaiu’s-Senai c:9 s:4378, Aliyul kari fıkhul ekber şerhi s:116)


Burada hatırlatılması gereken önemli bir mesele vardır.

Dünyada kendisine hüccet ikame edilmemiş müşriklerin azaba uğratılıp uğratılmayacakları konusundaki ihtilaf sadece ahiretle ilgilidir. Fakat şirk koştukları için dünyada müşrik hükmü verilmesi konusunda alimler arasında ihtilaf yoktur. Kendisine hüccet ikame edilsin edilmesin şirk koşan kimseye dünyada müşrik sıfatı verilir. Bu konuda alimler arasında ihtilaf yoktur.


İbni’l Kayyım şöyle demiştir:

“Allah (c.c) kıyamet gününde kulları arasında hikmeti ve adaletiyle hüküm verir ve sadece rasulleriyle hüccet ikame edilenlere azab eder. Genel olarak hüküm böyledir. Fakat belli olan şahıslara hüccet ikame edilip edilmediğini sadece Allah bilir. Bu konuda kulları ile Allah arasına girilmez. Kula farz olan şöyle inanmasıdır: “Kim islam dininden başka bir dinle amel ederse kafirdir. Allah teala ise rasulleriyle huccet ikame etmeden kimseye azab etmez. Genel olarak hüküm böyledir. Fakat şahıslara tek tek huccetin ikame edilip edilmediğini ise ancak Allah bilir. Zaten bu ahirette sevap ve ceza hükmü ile ilgilidir. Dünya hükmü ise zahire göredir.” (Tariku’l Hicreteyn s: 413)


Alimler cehalet meselesini değişik yönlerden incelediler:


A- Meçhul (Bilinmeyen) şeyler açısından:

Bunu iki şıkka ayırdılar: Temelde (usulde) cahillik ve teferruatta (fer’i konularda) cahillik. Temel (usulde) meselelerde İslamın aslında (ince noktalar dışında) cahilliğin özür sayılamayacağı konusunda alimler ittifak etmişlerdir.


B- Cahil (kişi) açısından:

Alimler iki sınıf insanın cehaletini geçerli mazeret saymışlardır. (Tabi ki bu cehalet temel meselelerde olmamalıdır.)

1- Yeni İslam’a giren kimseler: Bunların mazeretli sayılabilmeleri; bu gibi kişilerin bilgi sahibi olup olmamaları ihtimaline bağlıdır. Mesela Darul İslam’da yaşayan zımmi (kitap ehli) müslüman olursa, dinde herkesin bilmesi gereken meselelerde cehaleti kabul edilmez. Çünkü Dar’ul İslam’da yaşadığı için bunları bilir.

Bu kaideden dolayı; Ebu Bekir dönemindeki zekatı vermeyenleri tekfir konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Bunları tekfir etmeyenlerin getirdikleri delil ise şöyledir: Ebu Bekir zamanındaki Zekatı vermeyen kimseler mazeretli olabilir. Çünkü İslam’a daha yeni girmişlerdir. Bu yüzden zekatın farz olduğunu bilmeyebilirler.

Fakat Ömer döneminde İslam yayıldığı için zekatı vermeyenlerin kafir oldukları konusunda alimler arasında ihtilaf yoktur. Çünkü artık bilmeme mazereti sözkonusu değildir.

2- İlim kaynaklarından uzak olup da ulaşma imkanı olmayan kimseler:

Mesela çölde yaşama veya kendisiyle ilmi kaynaklar arasında aşılması güç engellerin (orman, vahşi hayvan tehlikesi vb gibi) sözkonusu olması gibi bir imkansızlık var ise cehalet mazeret olabilir. Ama bu kişilerin uzakta olsa bile öğrenebilme ihtimalleri varsa bu özür yine ortadan kalkar.


C- Cehaletin Şekli Açısından:

Bu konuda kişi ister kendisi araştırarak, isterse başkasına sorarak bilgiye ulaşma ihtimali varsa mazeretli sayılmaz. Eğer bilgi sahibi olma ihtimali söz konusu değil ise tevhidin rükunları dışındaki meselelerde mazeretli sayılır.

Ayrıca alimlerin sözlerini iyice anlayabilmemiz için alimlerin bu meseleye verdikleri hükümleri de iyice ayırt etmemiz gerekir. Bu hükümler:

1- Dünyadaki hüküm açısından.

2- Ahiretteki hüküm açısından,

3- Bu hükümlerden dolayı uygulanacak cezalar açısından olmak üzere üçe ayrılır.

İşte bu hükümler gözönüne alınmazsa bu âlimlerin görüşlerini anlama ve tatbik konusunda çok yanlışlar yapılır. Hâlbuki bu hükümler gözönüne alınarak âlimlerin sözlerine bakılır ve hangi meseleye hangi hükmü verdikleri anlaşılırsa âlimlerin sözü de iyice kavranmış olur. Bunu daha iyi anlamak için bazı örnekler verelim:


a) Büluğ çağına ermeyen çocuğun dünya hükmü bakımından şöyledir:

Âlimlerin ittifakıyla çocuk dünya hükmü bakımından babasına ve annesine bağlıdır. Yani babası ve annesi müslüman ise müslümandır, babası ve annesi kafir ise kafirdir. Eğer babası ve annesi yoksa yaşadığı diyara bağlıdır.

Dar’ül islamda yaşıyorsa müslüman, dar’ül harpte yaşıyorsa kafirdir. Aynı şekilde cehaletinden dolayı tevhidin rükünlerini tam olarak yerine getirmeyen kişi de dünya hükmü olarak müşriktir. Rasulullah (s.a.s)’in gelmesinden önceki kişilerin cehaletleri çok olmasına rağmen bunların cehaletlerini mazeret olarak kabul edip onların müslüman olduğunu söyleyen hiçbir alim yoktur. Bunlar zaten Allah’ın istemiş olduğu tevhid üzere değillerdi. Tevhid üzerinde olsalardı Allah (c.c) onlara niçin rasul gördermiş olsun? Şirk üzerinde olmasaydılar tevhidi öğreten rasullerin gönderilmesi gerekmezdi. Dolayısıyla bunlar şirk üzerinde oldukları için ve tevhidin rükünlerini yerine getirmedikleri için bunların dünyadaki hükümleri; müslüman değil, müşriktir. Ama ahiretteki hükümleri Allah’a kalmıştır. Allah (c.c) rasul göndermediği kavmi azaba uğratmaz.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Biz rasul göndermedikçe azap etmeyiz” (İsra: 15) Tabi ki bu ayetin hükmü ahiret ile ilgili hükümdür.


b) Ahiret Hükmü Hakkındaki Örnek;

Âlimler büluğ çağına ermeyen çocuğun dünyadaki hükmü hakkında daha önceden açıkladığımız gibi ihtilaf etmedikleri halde ahiretteki hükmü hakkında sekiz görüşe ayrılmışlardır. Aynı şekilde cahillik mazeretinden dolayı tevhidin rükünlerini yerine getirmeyen ve dolayısıyla şirk koşan kişilerin dünyadaki hükmü hakkında ittifak ettikleri halde ahiretteki hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bu kişiler hakkındaki en tercih edilen görüş; kıyamet gününde Allah (c.c) tarafından imtihan edilecekleri ve imtihanın neticesine göre cennetlik veya cehennemlik olacaklarıdır.

Âlimler daha çok ahiret hükmü hakkında konuşmuşlardır. Zaten ahiret hükmü Allah’ın elindedir. Bunun da pratik olarak hayatımızda pek fazla etkisi yoktur. Bize lazım olan dünyadaki hüküm, yani; zahire göre hükümdür.


c) Bu hükümlerden dolayı uygulanacak cezalara örnek olarak âlimler şu şekilde dediler;

Dünyada müşrik olarak kabul edilen çocuk, müşrik olduğu için öldürülmez, ancak müşrik kavmine savaşta yardım ederse öldürülür. Ayrıca âlimler dediler ki: Tebliğ ulaşmayan kişileri öldürmeden önce İslam’ı tebliğ etmek gerekir. Şirk işleyen kişi veya tevhidin rükünlerini yerine getirmeyen kişinin dünyadaki hükmü müslüman değil müşriktir. Fakat öldürmeden önce eğer cahilliğinden dolayı böyle bir şey yapmışsa İslam ona güzel bir şekilde açıklanır ve kabul etmezse öldürülür.

Mürtedin de tevbeye çağrılması bilmediği şeyleri ortadan kaldırmak için değil, irtidadından dönmesi için bir fırsat vermek içindir. Bundan dolayı mürtedi tevbeye çağırmak Şafiiler ve Malik’ilere göre farz değil, müstehaptır. Mürtedin tevbeye çağırılması bilmediği şeyleri öğretmek için olsaydı bütün âlimlere göre farz olurdu.

Bundan dolayı dünyada cehaletinden dolayı şirk koşan veya tevhidin rükünlerini yerine getirmeyen kişiye zahire göre müslüman değil, müşrik hükmü verilmesi gerekir. Bu hükmü verdikten sonra ona İslam açık bir şekilde anlatılır. Yoksa şirk koştuğu veya tevhidin rükünlerini yerine getirmediği halde bu kişiler cahil oldukları için onlar hakkında müslüman değildir veya müşriktir hükmünü vermeyelim de İslam’ı anlattıktan sonra dünyadaki hükmü verelim görüşü apaçık bir yanlıştır.

Âlimlerin sözlerinde günahkâr müslüman, fasık müslüman geçmektedir. Fakat kalıcı bir sıfat olarak cahil müslüman sıfatına rastlanmamıştır. Onların cehaletten kasıtları belli konulardaki cehalettir. Yoksa kalıcı bir sıfat olarak değildir. O halde İslam’ı bilmeyen kişi nasıl müslüman olabilir? Manasını bilmediği halde küfür sözü söyleyen kişi nasıl ki kafir olmuyorsa La ilahe illallah’ın manasını bilmediği halde La ilahe illallah’ı söyleyen kişi nasıl müslüman olur?

Tevhid öyle bir sıfattır ki o sıfatın muhakkak o şahısta bulunması gerekir ki o şahıs muvahhid olsun. Tevhid sıfatını Allah insanlara bırakmamış bizzat kendisi belirlemiştir. Tevhid sadece bir sözden ibaret değildir. Tevhidin rükünleri ve gerektirdiği şeyler vardır. Tevhidin bu rükünleri ve gerektirdiği şeyler şahısta bulunmazsa bu şahıs istediği kadar ben muvahhidim dese de o muvahhid değildir. Nasıl namazın rükünlerinin bir tanesini yapmayan kişi istediği kadar ben namaz kıldım dese ve bu cehaletinden dolayı olsa bile namazı nasıl geçersizse, cehaletinden dolayı bile olsa tevhidin rükünlerinden bir tanesini yerine getirmeyen kişinin tevhidi de geçersizdir. Kişi ne kadar da imanının sahih olduğunu iddia etse bile.

Bedihi ve açık birşey vardır ki; insan bilmediği şeylere itikad edemez. Çünkü insanın bilmediği şeylere inanması mümkün değildir. Ancak insan bildiği şeylere itikad edebilir. Tevhid bilinmeden tehvid akidesine inanılamaz. Tevhid akidesine inanmayan kimse de müşrik ve kafirdir.

Şu iyice bilinmelidir ki; Kur’an’a ve sünnete muhakeme olmak tevhidin rükünlerindendir. Bunu daha önce açık bir şekilde ispat ettik. Dolayısıyla bu konuda cehalet özür değildir. Cehaletinden dolayı Kur’an ve sünnete muhakeme olmayıp onun dışındaki kanunlara muhakeme olan kişinin tevhidin rükünlerini yerine getirmediği için dünyadaki hükmü kafirdir, müşriktir. Müslüman olduğunu iddia etse, şehadet getirse, namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse de sonuç değişmez.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
E-mail adresin:
Siten:
Mesajınız:
SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ
 
 
Siteyi
Sık Kullanılanlara
Ekle

KABENURU
BIR COK DILDE MEALLI KURAN
DINLE


NASHEED DINLE
DINLE
-----------------------------------
Feyzul Furkan
Kuran-ı Kerim Meali
ve Orjinal Arapca

-----------------------------------
Kuran-i Kerim Arapca
-----------------------------------
Elmalili Hamdi Yazir
Turkce Meali

-----------------------------------
Kütüb-i Sitte
-----------------------------------
Ahmed b. Hanbel
el-Müsned

-----------------------------------
Ebu Hanife Müsned
-----------------------------------
İmam Malik Muvatta
-----------------------------------
Sahih-i Buhari
-----------------------------------
Sahih-i Muslum
-----------------------------------
Sünen-i Tirmizi
-----------------------------------
Sünen-i Ebu Davud
-----------------------------------
Sünen-i Darimi
-----------------------------------
Sünen-i İbni Mace
-----------------------------------
Sünen-i Nesai
-----------------------------------
İbn Hacer el-Askalani
Fethu'l-Bari
(Sahih-i Buhari Şerhi)

-----------------------------------
İmam Nevevi
Dualar ve Zikirler

-----------------------------------
Kudsi Hadisler
-----------------------------------
Uydurma Olduğunda
İttifak Edilen Hadisler

-----------------------------------
-----------------------------------
Esma ul Husna
-----------------------------------
Reklam
 
ONLINE DINLE
 


Ali Küçük
Hadis Tefsiri

-----------------------------------
Saffet Bakırcı
Hadis Tefsiri
-----------------------------------
Ahmet Kalkan
Sohbetleri

-----------------------------------
Hasan Karakaya
Sohbetleri

-----------------------------------
Timurtaş Hoca
Sohbetleri

-----------------------------------
Yoldaki İşaretler
(Dinle)

-----------------------------------

ONLINE IZLE
 
-----------------------------------
Efendimizin Hayatı

-----------------------------------
Tevhid Nesline Bir Örnek:
Maximilianus

-----------------------------------
Kehf Suresi

-----------------------------------
Mazlum

-----------------------------------
Kavimlerin Helakı

-----------------------------------
 
 
Selamun Aleykum 61067 ziyaretçi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
ONLINE