İslama Çağrı

İslama Çağrı

Hutbetu-l Hace

Hamd, ezelden ebede dek yalnızca Allah’a öz­güdür. O’nu över ve O’ndan Peygamber efendimizi, O’nun ehli beytini ve sahabilerini rahmetiyle ku­şatmasını dileriz.

 “Ey iman edenler! Allah’tan, O'na yaraşır şe­kilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can ve­rin.” (3/Ali İmran 102)

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve ka­dınlar üreten Rabbinizden korkun; kendi adına bir­birinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akra­balık (bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphe­siz Allah sizin üzerinizde gözeticidir.” (4 Nisa/1)

“Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sağ­lam söz söyleyin ki (Allah) işlerinizi yoluna koy­sun ve günahlarınızı bağışlasın. Her kim Allah'a ve Resu­lü'ne itaat ederse, o gerçekten büyük mu­rada er­miştir.” (33 Ahzab/70-71)

Bütün hitap ve kitapların başında ifade edil­mesi sünnet olan “hamd ve salat” fasılasını ifa et­tikten sonra...

En doğru söz, Allah’ın kelamı ve en mustakim yol, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in reh­berlik ettiği yoldur. Yoldan saptıran en şerli şeyler, dinde sonradan çı­kartılan şeylerdir. (Din adına başlı başına bir iba­det olması amacıyla) dinde son­radan çıkartılan her şey bid’attir. Her bid’at sap­kınlıktır. Ve hiç şüphe­siz ki, her sapkınlık azaba mustehaktır.

 

Cennete Davet Var...

Sevgili kardeşim! Bizlere seni satırlarımıza konuk etme lutfunda bulunduğu için bizleri yara­tan, yaşatan, rızıklandıran, öldürüp tekrar dirilte­cek olan, haya­tımıza hükmetmeye tek yetkili, Hâ­kimler Hâki­mine hamdolsun. Satırlarımız vesile­siyle aramıza hoş geldin.

İkimizin de topraktan yaratılmış olması ge­reği sana “sen” diye; aynı anne babadan olan kar­deşli­ğimiz gereği de “kardeşim” diye hitap etmekte bir sakınca olmadığını düşünerek başlıyorum sa­tırla­rıma…

Bu satırları seninle sohbet edermiş gibi yaza­cağım. Yüreğimdekileri yüreğine aktarmayı ve bundan da Allah’ın razı olmasını dileyerek yazıyo­rum. Rabbim kabul buyursun! Allahumme âmin!

Seni kırayım, seni rencide edeyim ya da seni “kâfir” olarak isimlendireyim de sen Cehennemin odunu olasın diye yazmıyorum.

Yine bilerek ya da bilmeyerek işlediğin şirk günahlarınla, Cennetliklerin niyetini taşıdığın halde, Cehennemliklerin amelini işler bir vaziyette sana “Müslüman” adını verip, hak etmemiş ol­mana rağmen seni Cennetin varisi gibi gösterip, boş hayallerle kendini avutman için de yazmıyo­rum.

Sadece buraya yazacaklarımla eğer unuttuğun bazı gerçekler varsa bunları hatırlatmak, bilme­diklerin varsa onları öğretmek, bildiklerini de sana tazeletmek istiyorum inşaAllah.

Bilsen de bilmesen de, yani iman etmiş bir mü’min ya da inkâr etmiş bir kâfir olsan da anlata­caklarım değişmeyecek. Çünkü Allah (Subhanehu ve Tealâ) iman edenin de, kâfir olanın da iman etme­sini istiyor. Rabbimiz iman etmiş olan kimsenin imanını tazelemesini, kâfir olan kişinin ise hiç durmadan hemen iman etmesini istiyor.

Yazdıklarımı seni Cennete ulaştırmak için bir vesile, Cennet kapılarını sana açmak için bir anah­tar, Cehennem kapılarını da sana bir daha açıl­mamak üzere kilit olması için yazıyorum inşaAllah!

Bilirsin ki her kilitli kapı, içerisinde kıymetli eşyalar bulunduran odalara açılır. Her kıymetli şey muhafaza altına alınmış, üzerinden kilitlenmiştir. Hangi değerli hazine kilitsiz bırakılmış, ortalığa saçılmıştır ki, Cennetin kapıları kilitsiz bırakılsın?

Düşünsene Allah’ın malı tüm hazinelerden daha kıymetli olduğu halde niçin kilitsiz bırakıl­sın?

Cennet… Sence bu kıymetli mal muhafaza al­tına alınmaya, kilitlenmeye daha layık değil mi? Cennet… Herkese kapılarını açacak kadar değersiz mi?

“Elbette değil” dediğini duyar gibi oldum. Öyleyse bu kıymetli hazinenin kapağını, bu değerli yurdun kapılarını açmaya var mısın?

Bu soruya taa yüreğinden “Evet varım!” diye cevap verebilmen için bu kilitli hazinenin nasıl bir mücevheratla dolu olduğunu bilmen, bu hazineyi tanıman gerekir.

İstersen sana bu hazineden biraz bahsedeyim de canın Cennet çeksin, iştahın kabarsın… Ancak Cennet öyle bir hazinedir ki, ne benim kelimele­rimle anlatılacak kadar dünyalıktır, ne de ben onu anlatacak kadar yetkiliyim? Bir şeyi en güzel tarif eden onun sahibidir. Öyleyse Cenneti tanımak için Cennetin sahibine kulak verelim mi biraz? Bak dinle nasıl tarif etmiş onu yaratan:

“Şüphesiz (günahlardan) korunanlar da Cen­netlerde, nimetler içindedirler. Rablerinin kendile­rine verdiği ile zevki sefâ sürerler. Rableri onları, Cehennem azabından korumuştur. (Onlara): “Yap­tıklarınıza karşılık afiyetle yeyin, için” (denilir.) Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanırlar. Ayrıca biz onları ceylan gözlü hûrilerle evlendirdik.

İman edip zürriyetleri de iman ile kendilerine tâbi olanlar (yok mu?); işte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden birşey de eksiltmedik. Herkes kendi kazandığına bağlıdır. Onlara canlarının istediği meyvalar ve etlerden bol bol verdik. Orada bir kadeh kapışırlar ki, onda ne bir saçmalama vardır, ne de günaha sokma. Kendilerine ait bir takım hizmetçiler de onların etrafında dönerler. Bu gençler sanki se­defleri içine gizlenmiş inci gibidirler. Birbirlerine yönelip soruyorlar. Ve diyorlar ki: “Gerçekte biz daha önce (dünya hayatında) âilemiz içinde (âkibetimizden) korkardık. Allah bize lutfetti de bizi (vücûdun) içine işleyen (kavurucu) azabdan korudu. Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarı­yorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur.” (52, Tur/17-28)

“Kötülükten sakınanlara vaad edilen Cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içen­lere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme bal­dan ırmaklar vardır.  Onlar için Cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimsenin durumu gibi olur mu?” (47, Muhammed/15)

Kuşkusuz iyiler de karışımı kâfûr olan dol­gun bir kadehten içerler. Bir kaynak ki ondan Al­lah'ın kulları içerler, güzel yollar açarak akıtırlar onu. O kullar adaklarını yerine getirirler ve fenalığı salgın (olan) bir günden korkarlar. Düşküne, ye­time ve esire seve seve yemek yedirirler.”Size sırf Allah rızası için yemek yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz sert ve belalı bir günde Rabbimizden korkarız.” derler.

Allah’da onları o günün fenalığından korur, yüzlerine parlaklık, gönüllerine sevinç verir. Sa­bırlarına karşılık onlara bir Cennet ve ipekten elbi­seler verir. Orada donatılmış koltuklar üzerine da­yanmışlardır. Orada ne yakıcı güneş görürler, ne de şiddetli soğuk. Üzerlerine Cennet gölgeleri sarkmış, meyveleri bol bol önlerine konmuştur. Yanlarında gümüşten kaplar, billur kupalar dolaş­tırılır. Gümüşten öyle kadehler ki onları türlü türlü biçimlere koymuşlardır. Onlara orada bir dolu ka­deh sunulur ki, karışımı zencefildir. Bu orada bir pınardır ki, adına "selsebil" derler. Etraflarında ölümsüz hizmetçiler dolaşır, onları görünce saçıl­mış inciler sanırsın. Orada nereye baksan bir ni­met ve pek büyük bir mülk görürsün. Üstlerinde zarif ve yeşil, kalın ipekten bir elbise vardır. Gü­müş bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri onlara temiz bir içecek içirmiştir. (Onlara şöyle denir): “İşte bu sizin bir mükâfatınızdır. Gayretiniz karşılı­ğını bulmuştur.” (76, İnsan/5-22)

“Kuşkusuz takva sahipleri gölgeler altında ve pınar başlarındadır. Canlarının çektiğinden türlü meyveler arasındadırlar. (Onlara): “Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için” (denir). İşte biz güzel amel işleyenleri böyle mükafatlandırırız.” (77, Mürselat/41-44)

Subhanallah… Sen ne büyüksün ey Rahman! Büyüklüğünü dillendirmekten aciz bu kelam… Acziyetimden değil utancım, seni gereğince sena edememekten… Kardeşim bunlar sadece bir katre o en temiz mekândan…

    Duydun ya… Neler neler var o mekânda… Aradığın her şey… Uzanıp da buralarda tutamadı­ğın her şey senin için orada!

Hatta bak sana ne diyeceğim? Sözün doğrusu, doğruluğun sözcüsünde saklı aslında… Haydi, tut şimdi yüreğimden. Gidelim bizi tertemiz kılacak olanın mekânına…

Nereye mi? Gidince görürsün işte…

Bak gördün mü geldik… Kapıda korumalar yok! Muhafızlar yok! Randevu almak hiç yok! Sa­atlerce beklemek değil buradaki zaman… Beklesen ne çıkar? Bir değil bin ömür beklesen ama bir kez gülse sana, bir kez “Kardeşim hoş geldin!” dese en içten gülümsemesiyle, beklemez misin bir asır ka­pısında?

Fakat buna gerek de yok… Sadece sesini onun sesinin üzerine çıkarma, o bir şeye hükmettiği za­man “İşittim ve itaat ettim!” de, bir ömür bekle­meden alırsın selamına karşılık bu diyarda…

Evet, şimdi unuttuklarından birinin tam kar­şısındayız… Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş kutlu nebinin huzurunda… Bak ben susuyorum şimdi… O anlatsın sana Cenneti… Dedim ya benim kelimelerim yetmez onu anlatmaya, idrakim yet­mez onu kavramaya… Ama bak Firdevs’in Efendisi ne de güzel anlatmış Cennet günlerini… Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Yüce Allah şöyle buyurdu: Ben salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duy­madığı, hiçbir insanın hatrına getirip hayal ede­mediği nimetler hazırladım.”

    Şimdi anladın mı niye anlatamam dedi­ğimi? Bak Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) o diyarı Allah’ın dilinden nasıl da aktarmış biz­lere… Ne bir göz onun bir benzerini görmüştür ne de bir kulak onun bir benzerini işitmiştir. Hatta koca bir âlemi gönlüne sığdırabilecek kadar yüreği geniş olanların bile hayal edemeyeceği kadar muhteşem nimetler… Devam ediyoruz O Nebi’nin dilinden Cenneti dinlemeye... Şöyle buyurur:

“Cennet için kolları sıvayacak yok mu? Çünkü Cennetin hiçbir örneği, benzeri yoktur. Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki o, pırıldayan bir nur, sal­lanıp dalgalanan güzel kokulu bir yeşillik, yüksel­tilmiş bir köşk, şırıl şırıl akan bir nehir, olgun bir meyve, güzel ve alımlı bir eş, çeşit çeşit elbiseler­dir. Ebedi bir makamda, meyve, yeşillik, nimet, zevk ve sefa içinde, yüksek değerli selamet ve esenlik kaynağı bir yurttur.”

    Duydun değil mi kardeşim? Duydu değil mi yüreğin? Hissedebildin değil mi o mekânın gü­zelliğini? Eğer hissedemediysen dur geçme bu sa­tırları, dur biraz daha oku biraz daha zorla idra­kini…

“Cennetlikler Cennete girince Allah onlara:

- Size vermemi istediğiniz bir şey var mı? diye soracak. Onlar da:

- Ey Rabbimiz! Sen yüzlerimizi ak etmedin mi, bizi Cennete koyup Cehennemden kurtarmadın mı? Daha ne isteriz ki, derler. Bunun üzerine Allah Cennet ehlinin gözlerindeki perdeyi kaldırıverir de, onlara verilen en güzel ve en değerli şey Rable­rine bakmak olur.”

    Subhanellah... Duydun değil mi? Artık en kıymetli şey Rahman’ın zatını seyretmek olur… Yani Cennet, o anlatamadığım, idrak edemediğim güzel kaybolur da Rahman’ın zatı kalır gönül­lerde… Halbuki bilmez insan, şaşkınlıkla der ki:

 “Ey Rabbimiz! Sen yüzlerimizi ak etmedin mi, bizi Cennete koyup Cehennemden kurtarmadın mı? Daha ne isteriz ki?”

Evet, bu kadar güzeli bir arada gören şaşkın nerden bilsin en güzelin, tüm güzel­lerden çok daha güzel olduğunu? Bilemez ve der ki:

“Ey Rabbim daha ne isteriz ki?”

Ancak bir şey daha vardır... Cennet ve içinde­kileri unutturuverir insana… Hani susarsın… Ci­ğerlerinin yandığını hissedersin… Bir damla su ulaşsa içine yangının bitecek sanırsın, sadece bir damla ararsın serinlik olsun diye… Ve gelir o bir damla su… Ama nerden gelir? Sevdiğin dosttan… Unutursun yangını da, suyu da, susuzluğu da… Çünkü o bir damla sevdiğin dosttan gelmiştir… Suyun tadı değildir artık seni serinleten... Sana suyu sunan olmuştur… Ve anlarsın yangının nasıl da geçtiğini… Su da değilmiş dersin keramet… Suyu da, dostu da, dostluğu da yaratandaymış…

    Şimdi beni daha iyi anlayacaksın İnşaAllah… Ama dediğim gibi hala yüreğinde kı­pırtılar oluşmamışsa bir daha, bir daha, bir daha oku Cennet ayetlerini ve hadislerini… Ve bir kez daha hissetmek için zorla yüreğini… Unutma! Ezeli takdir gayrete âşıktır… Zorla diyorum çünkü sen kapıyı çalmazsan açan olur mu sanırsın sana ka­pıyı? Yanmazsan “su” diye  diye susuzluğunu gide­recek dost mu bulunur?

İşte o Cennetin tarifi benim sana nakledebil­diğim kadarıyla bu kadar...

Ancak biliyorsun ki Kur’an bize Cennetin he­men arkasından Cehennemi de anlatır ki korku-ümit dengesini iyi kurabilelim. Zira kulluk bu iki ziynetle süslendiği zaman aslını buluyor. İstersen canın tam Cennet çekmişken biraz da Cehennem­den bahsedelim ki bu kabaran iştahın Cehennem korkusuyla perçinlensin inşaAllah… Yine rahmeti kendi üzerine yazdığı halde, gazabı da kesin olan Rabbimizden dinleyelim Cehennemi…

“O gün yalanlayanların vay haline! (Kıyameti yalanlayanlara şöyle denir): “Haydin gidin o ya­lanladığınız şeye doğru. Haydi gidin o üç çatallı gölgeye (Cehenneme).”

O, ne gölgelendirir, ne alevden korur. O, saray gibi kıvılcımlar atar. Sanki o kıvılcımlar, sarı sarı (erkek deve sürüleridir). O gün yalanlayanların vay haline! Bugün, konuşamayacakları gündür. Kendi­lerine izin de verilmez ki, özür beyan etsinler. O gün yalanlayanların vay haline!

Bu, işte o hüküm günüdür. Sizi ve öncekileri bir araya topladık. Bir hileniz varsa beni atlatın. O gün yalanlayanların vay haline!” (77, Mürselat/28-40)

“Ve de ki: O hak Rabbimizdendir. Artık dile­yen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Çünkü biz za­limler için öyle bir ateş hazırlamışız ki, duvarları, çepeçevre onları içine alacaktır. Eğer feryad edip yardım isteseler, erimiş maden gibi yüzleri haşla­yan bir su ile cevap verilir. O ne kötü bir içecek ve ne kötü bir dayanma yeri!” (18, Kehf/29)

“Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar! Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınla­rınızı hep onunla dolduracaksınız. Üstüne de kay­nar su içeceksiniz. Susuzluk illetine tutulmuş de­velerin içişi gibi içeceksiniz. İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur.” (56, Hakka/51-56)

Evet kardeşim! İşte Cehennem bu derece deh­şetli bir yer. İstersen bir de miraçla birlikte Cen­neti ve Cehennemi gözleriyle görmüş olan Allah Resu­lün’den Cehennemi dinleyelim ki korkumuz biraz daha artsın.  Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Eğer Cehennemliklerin yiyeceği olan zak­kumdan, dünyaya tek damla damlatılacak olsaydı, bu dünya ehlinin yiyeceklerini bozardı. Öyleyse, yiyecek ve içeceği zakkumdan olan Cehennemliğin hali ne olur siz düşünün!”

“Cehennemde en hafif azap gören kimsenin ayağına ateşten bir ayakkabı giydirilir ve bu ayak­kabıların hararetinden tencerenin kaynaması gibi beyni kaynamaya başlar. Öyle dayanılması imkan­sız bir acı duyar ki, azap yönünden insanların en hafifi olduğu halde, kendinden daha şiddetli azap gören kimsenin olmadığını zanneder.”

“Kıyamet gününde ölüm alaca bir koç gibi geti­rilip Cennetle Cehennem arasında durdurulacak ve onların gözleri önünde kesilecektir. Eğer sevinçten ölecek bir kişi olsaydı, o anda Cennetlikler ölürlerdi. Ve eğer üzüntü ve kederden ölecek bir kişi olsaydı, o anda Cehennemlikler ölürlerdi.”

Şimdi tekrar sormak istiyorum sana: “Bu kıymetli hazinenin kapağını, bu değerli yurdun kapılarını açmaya, Cehennemin anahtarını eline almak için çabalamaya ve yine Cehennem gibi dip­siz bir vadi olan çukurun ağzını kapayıp üzerine kilit vurmaya var mısın?”

Elhamdülillah ki “Varım” diyorsun. Hissedi­yorum elhamdülillah…

İşte al sana Cenneti açman ve Cehenneme ki­lit vurman için ilk anahtar. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“İman etmedikçe Cennete giremezsiniz.”

“Tamam, ben iman etmiştim zaten, o halde Cennet beni bekliyor” diyorsan, istersen bu kadar acele etme derim. Öncelikle iman nedir, ne değil­dir bir bakalım. Hemen burada bir ayet okuyalım beraberce. Zariyat Suresi’nin 56. ayetini...

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”

Evet kardeşim! Bu ayeti okuduğumuzda as­lında fark ettiysen yaratılış gayemiz ortaya çıkıyor. “Niçin yaratıldın?” sorusuna en güzel cevap tek bir kelimenin içinde saklı. O kelime de şu: “KULLUK”

Kulluğun Arapça karşılığı “Abd” kelimesidir. Mesela sıkça duyduğun “Abdullah” isminin manası -ki bu isim Allah’ın en çok sevdiği isimlerdendir- “Al­lah’ın KULU” demektir.

Kulluk, efendiye köle olmanın en güzel şekli­dir. Kul olmak demek, köle olmak demektir. Köle deyince kafanda zorla itaat gibi bir şey şekillenme­sin. Çünkü Allah’a olunca kölelik isteye isteye, seve seve, can baş üstüne olur. Adil, merhametli bir efendiye köle olmak, zalim bir halka efendi ol­maktan daha sevimli değil mi? Âdem  (aleyhisselam) Hakk’a köleliği kabul edince öz­gür­leşmiş, Şeytan’da (aleyhillane) Hakk’a karşı di­re­tince köleleşmişti. Farkı anlayabiliyorsun değil mi? Cennet’in efendisi olmak için Hakk’ın kölesi ol­maktan yana kullanmalısın tercihin… Unutmaki köleliğine talip olduğun efendi adaletin kaynağı­dır... Ve bil ki Allah’a olan kulluk, Allah’a olan kö­lelik tercih edilen bir köleliktir.

O halde kardeşim! Cennete girmenin yolu iman etmekten, iman etmenin yolu kulluk etmek­ten, kulluğun karşılığı da hakkıyla olan bir köle­likten geçiyorsa bu hakkıyla yapılacak köleliğin ye­rini bulması için temel nedir biliyor musun? Bak buranın altını çize çize söylüyorum sen de çize çize oku ve kalbine kazı inşallah. Hakkıyla yapılacak bir kölelik EFENDİNİN TEK OLMASINDAN GE­ÇER!”

Hemen burada bir ayet daha okuyalım. Zümer Suresi’nin 29.ayetini...

“Allah, şöyle bir misal vermiştir: Bir adam ve birtakım ortakları var, hırçın hırçın çekişip duru­yorlar. Bir de yalnız bir kişiye bağlı selamet içinde olan bir adam var. Bu ikisinin hali hiç bir olur mu? Hamd Allah'ındır, fakat pek çokları bil­mezler.”

Allah bir şey hususunda misal getirmişse bu­rada bizi düşünmeye, akletmeye davet ediyor de­mektir. O halde düşünelim şimdi. Sen bir kölesin ve birden çok efendin var. Üstelik efendilerinde birbirine zıt. Mesela biri erkek, biri kadın, biri genç, biri ihtiyar, biri zengin biri fakir vs...

Ve sana deniliyor ki “Bu efendilerin hepsini razı et. Ne yap et ama bu efendilerin hepsi senden razı olsun.” Ve sana hepsini razı etmen karşılı­ğında büyük bir ödül vereceklerini de söylüyorlar. Tamam deyip hemen başlarsın işe değil mi? Efen­dilerinden birisi sana seslenir “sabah kahvaltımı hazırla” diye… Diğeri aynı anda senden elbiselerini hazırlamanı ister. Diğeri “gazetem” der, diğeri  ve diğeri… Her bir efendinin senden farklı farklı is­tekleri oluyor bak. Ve senin hepsini bir anda memnun etmen mümkün olmuyor… “Yeter!!!” diye feryad ediyorsun değil mi? Ucunda ne olursa olsun, neyi vaat ederlerse etsinler anında istifa ediyorsun kölelikten ve özgür olmak için ne gere­kirse yapıyorsun. Çünkü bu şartlar altında hak­kıyla bir kölelik yapamıyorsun. Birden fazla efen­diye kul/köle isen hepsini aynı anda razı et­mem, memnun etmen mümkün olmuyor değil mi?

Şimdi düşün kardeşim! Birden çok efendiye yapılan bir köleliği hakkıyla yerine getirmek müm­kün değilken, birden fazla efendiye köle olduğun halde Allah’a hakkıyla bir kölelik yapman, kulluk sunman nasıl mümkün olsun ki…?

Sevgili kardeşim! Bil ki makbul bir kölelik ucundan kıyısından yapılan bir kölelik değildir. Kulluk yani kölelik tam bir teslimiyet, tam bir bağ­lılık, tam bir itaattir. Hayatının bütününde, yaşa­mının tamamında bir an dahi olsa isyan etmeksi­zin yapılan bir kölelik makbul bir köleliktir. Kendi­sine kölelik yaptığın efendin sana her yönden sa­hiptir. O ne derse o olur. Senin kendi iradenle ter­cih etme hakkın yoktur. Senin kendi nefsinde hiç­bir söz hakkın yoktur. Senin neyi nasıl düşünece­ğine efendin karar verecektir. Ne zaman yataca­ğına, ne zaman kalkacağına, neleri konuşacağına, neleri konuşmayacağına, kiminle evleneceğine, kiminle evlenmeyeceğine, paranı nerede ve nasıl harcayacağına, diğer insanlara karşı nasıl ve ne şe­kilde muamelede bulunacağına sadece ama sadece efendin karar verecek ve sen de efendinin istekle­rine gönül huzuruyla, kalben teslim olacaksın. Bak kardeşim Rabbimiz bize ne buyuruyor:

“Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hük­mettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve ge­rekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âsi olursa açık bir sapıklık etmiş olur.” (33, Ahzab/36)

Görüyorsun değil mi? İşte böyle bir kulluk, işte böyle bir kölelik… Şayet Allah’a böyle bir köle­lik sunmuyorsan sakın kendini kandırma kardeşim ben Allah’a kulluk ediyorum, ben Allah’ın kölesi­yim, ben ABDULLAH’ım diye…

Belki burada “Hâşâ! Ben sadece Allah’a köle oluyorum! Allah’tan başkasına kulluk etmiyorum. Benim teke efendim var, o da Allahu Tealâ’dır. Ben O’ndan başkasına asla kulluk yapmam” diyerek beni kınıyor olabilirsin. Ancak istersen senin “Ben sadece Allah’a kulluk/kölelik yapıyorum” iddianın üzerinde biraz duralım ne dersin?

Hatırlayacaksın ki Rabbimiz tüm ruhları ya­rattığı zaman hepimizden kesin bir söz almıştı. Araf Suresi’nin 172. ayetinde şöyle buyurur Rabb’imiz:

“Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerin­deki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediği vakit, "pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz" dedi­ler. (Bunu) kıyamet günü "Bizim bundan haberi­miz yoktu." de­meyesiniz diye (yapmıştık).”

Evet… Bizler o gün söz verdik. Neye söz ver­dik? Allahu Tealâ’yı tek rabbimiz olarak kabul etti­ğimize dair söz verdik. Aslında biz şunu söyledik:

“Tamam ya Rabbi! Sen benim Rabbim yani efendimsin, ben de senin kölenim. Ve ben söz veri­yorum ki benim hayatıma tek karışmaya yetkili sen olacaksın. Hayatımın her alnında senin sözün ge­çecek. Sen yap diyeceksin yapacağım, vazgeç diye­ceksin bırakacağım Senin emrinin üstüne bir emir tanımayacağım. Sadece senin buyruklarındır be­nim hayatımı şekillendiren...”

Bu sözü verdikten sonra artık geriye sözde durmak kalıyor. Sözünü yerine getirmen gerekiyor ki iman etmiş olasın, iman edince de Cenneti bul­muş olasın inşallah…

Peki kardeşim, biz bu verdiğimiz söze ne ka­dar sadık kaldık?

Allahu Tealâ benim kitabımdan başka ana­yasa kabul etmedin dediği halde biz bütün işleri­mizi kulların hazırlamış olduğu yasalara göre dü­zenle­medik mi? Allahu Tealâ “tek hüküm sahibi benim. Benden başka bir hakim kabul etmeyin” dediği halde bizler her 3-5 yılda bir sandık başla­rına gidip bizim gibi insanlara “buyurun kendi ha­zırladığınız kanunlarla siz hükmedin” demedik mi? Kanun koyma, hüküm çıkarma yetkisi sadece ama sadece Allah’ın iken biz bu yetkiyi Allah’tan alıp bizim gibi insanlara vermedik mi? “Bizleri siz yö­netin. Bizleri siz idare edin. Sizin koyduğunuz ka­nunlardan razı­yız. Size itaat edeceğiz” diyerek Al­lah ile birlikte başka efendilere de kulluğumuzu sunmadık mı? Subhanellah... Biz nasıl sözümüzde durduk? Ha­yatımıza binlerce efendiyi sokmuşken, bu efendi­lerle Allah’a şirk koşarken nasıl Rabb’imize verdi­ğimiz sözde sadık olduğumuzu iddia edebiliriz ki...

Sevgili kardeşim! Makbul bir kölelik ancak ortaksız bir köleliktir. Efendin ile birlikte başka efendileri de razı etmeye çalışırsan efendin senin köleliğinden razı olmayacaktır. Aynı şekilde Allah ile beraber başka efendileri de razı etmeye çalışır­san Allah senin bu çalışmandan asla razı olmaya­caktır bunu bilesin. Ve Allahu Tealâ senin bu yap­tığını kitabında ŞİRK olarak isimlendirmektedir. Böyle bir davranışta bulunan kimseler ise MÜŞ­RİK olarak isimlendirilir. Şimdi belki sen bana “ben elhamdülillah beş vakit namazımı hiç geçir­mem, bir gün olsun Ramazan orucumu kaçırmış değilim. Ne kendimin ne de çocuklarımın kursa­ğına bir lokma olsun haram girmedi, hatta geçen yıl haccımı da yaptım Allah’a hamdolsun. Ben Müslümanım ve müşrik olarak isimlendirilmem kesinlikle mümkün değildir” diyeceksin. O zaman ben de sana derim ki gel beraber 14 asır öncesine gidelim. Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kendilerine Peygamber olarak gönderildiği Arap Müşriklerine bir bakalım.

Sevgili kardeşim! Bildiğin üzere Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yaklaşık 14 asır önce müşrik bir topluma peygamber olarak gönderil­mişti. Onlar müşrikti. Allah onların imanından razı değildi. Bak dikkat edersen “onların imanın­dan” diyorum. Yani anlayacağın üzere onlarda iman ediyorlardı. Ancak Allah (Subhanehu ve Tealâ) onların iman edişlerinden kesinlikle razı değildi. Sen de çok iyi biliyorsun ki Kur’an sürekli onların kâfir olduğundan ve Allah’ın onların imanlarından razı olmadığından bahseder. Belki de “onların imanları” tabiri sana garib gelmiş ola­bilir. Müşrik, kâfir deyince sadece putların önünde eğilip kalkan, Allah’ın varlığını inkâr eden bir tip canlanıyor zih­ninde değil mi?

İşte bu noktada bilgisizliğinden dolayı ya­nılı­yoruz. Çünkü onlar Allah’ın varlığını inkâr et­mi­yorlardı. Bilakis Allah’a salihane bir bağlılık için­deydiler. Bak bunu Rabbimiz Yunus Suresi’nin 31. ayetinde nasıl dile getirmiş:

“De ki, "size gökten ve yerden kim rızık veri­yor? O, kulaklara ve gözlere hükmeden kim? Ölü­den di­riyi, diriden ölüyü çıkaran kim? İşleri idare eden kim?" Hemen "Allah'tır" diyecekler. De ki, "O halde Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısı­nız?”

Dikkat et bak! “Rızık veren kimdir” diye sor o azılı Peygamber düşmanlarına?  “Allah” diyecek­ler…

“Sana bu gözü, kulağı kim verdi?” diye sor. “Allah” diyecekler…

“Öldükten sonra seni kim diriltecek?” diye sor, verecekleri cevap yine aynı... “Allah”

Ve şimdi aynı soruları kendine sor. Kuşkusuz sen de “Allah” diyeceksin değil mi?

Hatta istersen aynı soruyu namazsız, abdestsiz, oruçsuz olduğu halde “Ben de Müslümanım” diyen bir kişiye sor… Verilecek ce­vap yine ve sadece “Allah” olmayacak mı?

Sevgili kardeşim bil ki! Allah inancı tüm müş­rik toplumlarda ortak bir inançtır. Yani daha anla­şılır bir dil ile bütün müşrikler Allah’a iman ettik­lerini söylerler. Allah’ın gökyüzünün ve yeryüzü­nün yaratanı olduğunu bilirler. Bak Yasin Su­resi’nde bahsedilen bir kavim vardır. Allah onlara elçiler göndermiştir. Ancak onlar elçileri yalanla­mışlardır. Ve daha sonra Allah bu kavmi helak et­miştir. İşte bu kavim bile elçilere karşı gelirken “Rahman olan Allah bir şey göndermedi” demiş­lerdir. Yani Allah’a iman etmekle beraber Allah’ın Rahman sıfatından da haberleri vardır. Allah’ı Rahman olarak vasıflandırmaktadırlar.

Peki o halde sorarım sana? Bu insanlar Allah’a iman ettiklerini söyledikleri halde neden tüm re­sullere düşmanlık ettiler? Ve yine Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu insanların imanlarından neden razı olmadı?

Belki diyeceksin ki “onlar Allah’a iman ettik­le­rini söylüyorlar ancak namaz, oruc, hac ve bunun gibi ibadetlerle Allah’a kulluk yapmıyorlardı. An­cak ben namaz kılıyorum. Oruç tutuyorum. Hacca bile gittim. Hatta birkaç kere de Umre’ye gittim. Zekatımı veririm. Bununla yetinmem fakir, fuka­rayı devamlı gözetir kollarım. İşte benim onlarla farkım budur.”

Ancak yanılıyorsun sevgili kardeşim! İstersen burada sana genel olarak müşrik toplumların ya­şantılarından bahsedeyim biraz. Belki böylece konu zihninden daha güzel canlanır.

Sevgili kardeşim! Bütün müşrik toplumlarda yukarıda da değindiğim gibi Allah inancı mevcut­tur. Yani tüm müşrikler Allah’a iman ederler. Al­lah’ı yaratan, var eden, öldüren olarak bilirler. Tüm müşrik toplumlar kendilerini bir resule nis­pet ederler. Yani Allah tarafından gönderilmiş bir resule iman ederler. Nitekim Mekkeli müşrikler Hz. İbrahim’e (aleyhisselam) iman ettiklerini söylü­yorlar, Hıristiyanlar Hz. İsa’ya (aleyhisselam) iman ettiklerini söylüyorlar, Yahudiler ise Hz. Musa’ya (aleyhisselam) iman ettiklerini söylüyor­lardı. Tabi bu söylemlerinin bir gereği olarak da re­sullerin getirmiş oldukları şeriatten birçok şeyi hayatlarına uyguluyorlardı. Mesela burada sana örnek olsun diye Mekke’li müşriklerin ibadetlerine dair büyük alim Şah Veliyullah Dihlevi’nin sözle­rini aktarmak isterim. O şöyle der:

“Cahiliye döneminde yaşayan müşrikler Allahu Tealâ’nın, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunan şeyleri yaratmada, büyük işleri idare et­mede herhangi bir ortağının olmadığına inanıyor­lardı. Güzel inançlarından bir tanesi kadere iman etmekti. Allahu Tealâ’nın bütün olacakları henüz olmadan önce takdir etmiş olduğuna inanırlardı. Yine Allahu Tealâ’nın kullarını dilediği şeyle yü­kümlü tuttuğuna, bazı şeyleri haram, bazı şeyleri helal kıldığına, kulları yaptıkları işlerden dolayı hesaba çekeceğine inanıyorlardı. İbadetle ilgili önem verdikleri konulardan bir tanesi taharetti. Cünüplükten dolayı gusül abdesti almak bilinen bir adetleri idi. Sünnet olmak, tırnak kesmek gibi fıtrat özellikleri olan şeyleri yerine getirirlerdi. Abdest almayı Mekke müşrikleri, mecusiler ve Ya­hudiler bilirdi. Onların ibadetleri arasında na­mazda vardı. Ebu Zer Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip Müslüman olmadan önce namaz kılıyordu. Yahudi, mecusi ve Araplarca kılı­nan namaz özellikle saygı ifade eden secde, dua ve zikir gibi fiillerden oluşuyordu.

Cahiliye insanları zekatı bilirlerdi. Bu meyanda misafirleri ve yolcuları ağırlarlar, zayıf ve düşkünlere yardım ederler, yoksullara sadaka ve­rirler, sıkıntı içinde olanlara yardım ederlerdi. Fe­cir vaktinden başlayarak güneşin batışına kadar oruç ibadetini de biliyorlardı. Kureyş müşrikleri, cahiliye döneminde aşure orucunu tutarlardı.

Mescidde itikafa çekilmeyi de bilirlerdi. Hz. Ömer cahiliye döneminde bir gece itikafta kalmayı adamış, daha sonra Müslüman olduğunda Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ne yap­ması gerektiğini sormuştu. Kısaca cahiliye dönemi müş­rikleri her türlü ibadeti biliyorlardı.”

İşte gördüğün gibi sevgili kardeşim! Senin “ben de Müslümanım ve Allah’a ibadet ediyorum” demen ve hatta bir çok ibadeti yerine getirmen asla ama asla kurtuluşun için yeterli değildir. Zira Allah’a, resullere, ahiret gününe iman ettiğini söy­leyip bir takım ibadetlerde bulunmak kişinin Müslüman olarak isimlendirilmesine ve kurtulan­lardan olmasına kafi gelse idi öncelikle Allahu Tealâ’nın kendilerine son Peygamber Muhammed (aleyhisselam)’ı gönderdiği Mekkeli müşrikler kur­tulanlardan olurdu. Ancak daha ön­cede dediğim ve senin de bildiğin gibi Allahu Tealâ bir çok ayetinde onları “KAFİR” ve “MÜŞRİK” ola­rak isimlendir­mektedir.

Belki de hemen bana itiraz ederek diyeceksin ki : “Çünkü onların karşılarında eğilip kalktıkları putları vardı. Her an bağlılıklarını gösterdikleri Lat, Menat, Uzza gibi putlara ibadet ediyorlardı. Bu sebeple Allah onların imanlarından razı ol­madı. Bizim ise elhamdulillah önünde eğilip kalk­tığımız bir putumuz yok ki!”

O zaman ben de sana şunu sorarım: “Madem mesele sadece bir putun önünde eğilip kalkmaksa o halde neden Allah’a iman eden, Hz. Musa’yı ve İsa’yı resul olarak bilen ve asla putlara ibadet et­meyen Yahudi ve Hıristiyanların imanından Allahu Tealâ razı değildi. Allahu Tealâ neden on­ları kafir ve müşrik olarak isimlendirmişti acaba.”

Aslında cevap çok açık kardeşim. Evet, bu in­sanlar Allah’ın varlığına iman etmişler, onun Rab olduğunu kabul etmişlerdi. Hayatlarında birçok ibadet mevcuttu. Ancak onlar Allah’a “ŞİRK” ko­şuyorlardı. Yani sana daha önce de söylediğim gibi tek bir efendiye kölelik yapmıyorlardı. Allah’ı efendi bilmişlerdi ancak Allah ile beraber başka efendileri de razı etmeye çalışıyorlardı. Doğal ola­rak da Allahu Tealâ onların bu imanlarından razı olmamıştı.

Burada yeri gelmişken sana Mekkeli müşrik­lerin ve Medineli Yahudi ve Hıristiyanların şirkin­den bahsetmek isterim. Mekkeli müşrikler aslen hayatları boyunca Allah’a şirk koşmaktan uzak kalmaya çalışan insanlardı. Zira onlar Kabe’yi ta­vaf ederlerken devamlı olarak “Emret Allahım! Se­nin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da, bütün yetkilerinin de sahibi sensin” diye dua ediyorlardı. Ve Allah’ın en sevgili kulu olmak için uğraş veriyorlardı. Bunun için geçmişte yaşayan salih kimseler olarak düşündükleri şahıs­ların putlarını yapmışlar ve onlar vasıtası ile Al­lah’a dua edip, dualarının kabul edilmesini bekli­yorlardı. Şöyle diyorlardı:

 “Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yak­laştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” (39, Zümer/3)

Gördüğün üzere tek amaç Allah’a yakınlaş­maktı. Ancak bunu Allah’ın kendilerine öğrettiği gibi yapmıyorlardı. Allah ile aralarına başka ara­cılar koyarak yapıyor­lar ve böylece şirk günahının içinde kaybolarak “MÜŞRİK” ismini hak ediyor­lardı.

Medine’de yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlara gelince; onların yaşamlarında putlara ibadet etmek diye bir durum söz konusu değildir. Ancak Mekkeli müşrikler nasıl ki ölülere ibadet ediyorlarsa Me­dine’de yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlar’da dirilere ibadet ediyorlardı. Din adamlarına, yöneticilerine ibadet ediyorlardı.

Peki kardeşim soruyorum sana! Onların bu ibadetleri nasıldı. Yoksa ehli kitaptan olan Yahudi ve Hıristiyanlar din adamlarına, bilginlerine, yöne­ticilerine namaz kılıp, secde mi ediyorlardı? Yoksa onlar için kurban kesip adaklar mı adıyorlardı?

Gel seninle bu sorunun cevabını en yetkili ki­şiye soralım ne dersin? Allah’ın Resulü’ne... Gide­lim onun yanına... Ben eminim ki bu konuda bize çok güzel şeyler anlatacaktır alemlere rahmet ola­rak gönderilen o Nebi. Ancak önce Allahu Tealâ’nın bizlere şifa olarak indirdiği kitabından bir ayeti hatırlayalım hemen. O şöyle buyurur:

“Onlar, Allah'tan başka bilginlerini ve ra­hiple­rini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Me­sih'i de. Oysa onlar bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka hiçbir ilâh yok­tur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeyler­den de mü­nezzehtir.” (9, Tevbe/31)

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün bu ayeti okur. O sırada karşısında Tayy kabile­sinden, cömertliği ile meşhur Adiy bin Hatem var­dır. Kendisi Hıristiyandır. Ve o esnada boynunda haç takılıdır. Ayeti duyunca itiraz edercesine söze girer ve der ki:

“Biz din adamlarımıza ibadet etmedik ki... Onları rab edinmedik ki...”

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise şöye cevap verir:

“Sizin din adamlarınız Allah’ın haram kıldık­larını helalleştirdi. Allah’ın helal kıldıklarını ise haramlaştırdı. Siz de onlara itaat ettiniz. İşte si­zin din adamlarınıza ibadetiniz bu şekilde olmuş­tur.”

Subhanellah... Görüyorsun değil mi karde­şim! Allah’ın izin vermediği konularda itaat Al­lah’tan başkasına ibadetmiş.... Allah’ın razı olma­dığı ko­nularda insanların peşinden gitmek Allah’a köleliğin yanında insanlara da köle olmakmış... Peki ne­rede kaldı İslam? Hani İslam sadece yerle­rin ve göklerin rabbine kölelik yapmaktı... Sadece O’nun emirlerine bağlı kalmak, O’nun sözlerine itaat et­mekti.

Görmüyor musun kendilerini Allah’ın en sev­gili kulları olarak isimlendiren Yahudi ve Hıristi­yanlar alimlerine, din adamlarına, yönetici­lerine Allah’ın izin vermediği konularda itaat edip uy­dukları için “Kafir” ve “Müşrik” ismini almışlar­dır. Allah onların bu amellerini “yöneticilerine ibadet etmek” olarak isimlendirmiştir.

Peki kardeşim şimdi düşünelim... Biz kime ibadet ediyoruz. Evet namaz, oruç, hac, zekat gibi ferdi ibadetlerde Allah’a ibadet ediyor O’na köle­likte bulunuyoruz. Ya sosyal yaşamımızla ilgili ko­nularda kimlerin emirlerine boyun eğiyoruz. Allahu Tealâ bizlere hayatımızın her alanında uy­mamız gereken bir kitap (anayasa) indirmişken bizler kısa bir süre önce yeni kitaplar (anaysalar, kanunlar) hazırlamaları için bizleri idare edenlere tam bir yetki vermedik mi? Onlar bizlerden aldığı bu yetki ile parlamento denilen kurumda Allah’ın yasakladığı amelleri serbestleştirmiyorlar mı? Onlar bizlerin vekilleri olarak millet meclisi deni­len kurumda Allah’ın emirlerini yasaklamıyorlar mı?

Bil ki; Allah’ın razı olmadığı tek bir konuda dahi beşere itaat etmek, ona ibadet etmek demek­tir. Ne kadar Müslüman olduğunu iddia edersen et, ne kadar namaz kılarsan kıl, kaç kere hacca gi­dersen git Allah’ın izin vermediği tek bir konuda dahi Allah’ın dışında kanun koyuculara itaat eder­sen, onlara uyarsan Allah’a şirk koşmuş olursun ve “Müşrik” ismini alırsın. Zira Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmaktadır:

“Eğer onlara uyarsanız, şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlardan olursunuz.” (6, En’am/121)

Sevgili kardeşim! Allah bizlere ve sana mer­hamet etsin. Bizleri hidayetinden ayırmasın, Ayaklarımızı sabit kılsın. Burada sana Rabbimizin bize hayat rehberi olarak gönderdiği kitabımızdan bir ayet okumak istiyorum. Göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan Rabbimiz şöyle buyuru­yor:

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sa­pıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tâğutu in­kar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa ya­pış­mıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işi­tir ve bilir.” (2, Bakara/256)

“Kim tağutu inkar ederse...” Buradaki “tağut” kelimesi dikkatini çekmiştir. Tağut… Yani Allah’ın yasaları dururken kendi yasalarını kendisi yapıp, bu yasalara kendisi tabi olduğu gibi başka­larını da uymaya zorlayan ve bu şekilde haddi aşan kurum, kuruluş, devlet, nefis, şeytan adı altında her şey tağut kelimesinin bünyesinde yerini alır.

Kesinlikle hiçbir şekilde kopması söz konusu olmayan kulpa sarılman için öncelikle yapman ge­reken hayatından tüm tağutları çıkarmandır. Zira ayette de göreceğin üzere tağutu red­detmek sağ­lam kulpa tutunabilmenin ilk şartıdır. Daha sonra ise Allah’a iman etmen lazım. İşte bu ayet tevhid kelimesi La İlahe İllallah’ın en güzel açılımıdır.

La İlahe” diyerek reddersin, “İllallah” diye­rek de kabul… “La” hayır demektir. Yani Allah dı­şında ki tüm ilahların varlığına, yasalarına hayır! “İllallah” yani Allah’ın ilahlığına, koyduğu yasalara ise evet! Önce red, sonra kabul! Önce inkâr, sonra iman! Önce isyan, sonra itaat!

İstersen şimdi de yaşadığımız topraklarda neler tağuttur? Hangi ameller bizi asla affedileme­yecek olan şirk günahının içine sokacak ameller­dir? Dünün Lat’ının, Menat’ının, Uzza’sının yerine Allah dışında sahte ilahlar bu gün neler olmuştur? Bunlara bakalım inşallah.

Diikat edersen yukarıda “tağut” kelimesi hak­kında genel bir tanım yapmama karşılık burada özellikle yaşadığımız şu toplumun tağutlarından bahsetmek istiyorum. Çünkü Allah Re­sulü’nün da­vet metodunda bu vardı. Açık bir teb­liğ… Nitekim Allah’ın istediği de buydu. Bu sebeple putların is­mini açıkça söylüyor, Allah’a şirk koşan insanlara açıkça “Ey kâfirler” diye hitap edebili­yordu. Hatta bu emir “De ki” şeklinde Allah tara­fından farz kılı­nıyordu. O halde bizler de bu günün putlarını ve tağutlarını açıkça zikretmeliyiz ki teb­liğimiz hede­fine ulaşsın.

Evet bildiğin gibi bugün demokrasi adı al­tında İslam dışı bir din anlayışı var yaşadığımız ül­kede. Yani Hakkın ne dediğinin hiçbir önemi ol­madan halkın ne dediğini önemseyen çoğulculuk anla­yışı… Halbuki yazımızın başından beri anlattı­ğımız “Hâkimiyet” hakkı ancak ve ancak Allah’ın hakkıy­ken, bu hak üç beş yılda bir yapılan seçim­lerle Al­lah’tan alınıp seçilen parlamenterlere veri­liyor. Ve yine Allah’ın kitabına göre zina, içki, faiz, yetim malı yemek, kumar bunların hepsi haram kılın­mışken, demokrasi dininin kutsal kitabında bunla­rın hepsi helal kılınıyor. Hatta helal kılındığı gibi bu haram amellerin daha kolay yapılabilmesi için şartlar da sağlanıyor.

Nasıl mı? İçki fabrikalarına bizzat T. C tara­fından ruhsat verilmiş, içki üretim ve tüketimi devlet güvencesinde devam etmektedir.

Fuhuş yuvaları olan genelevler devlet koru­masında devlet kurumu gibi işlemektedir.

Yine kumarhaneler hakeza aynı şekilde…

Allah’ın faiz yiyen kimsenin şeytan çarpmış gibi kalkacağını söylediği haram para, bugün bir­çok insanın canını yakmasına rağmen zenginlerin elinde bankalar vasıtasıyla dönüp durmaktadır. Ve daha nice nice örnekler.

İşte Allah’ın helallerini haram, haramlarını helal kıldıkları, Allahın kitabı dururken kendi ki­taplarını yazarak yeni bir din çıkardıkları, hâkimi­yet yalnızca Allah’ın hakkıyken bunu Allah’tan alıp parlamenterlere verdikleri, en kısa ve net ifadeyle iman etmenin esası olan “La İlahe İllallah Muhammedun Resulullah” cümlesinden razı ol­madıkları için şu an ki devlet bir tağuttur. Bu tağuta gerek dolaylı yoldan, gerekse direk destek verenler de bu tağutun neferleridir.

Ve yine hangi niyetle olursa olsun yukarıda saydığım özellikleri üzerinde taşıyan herkes tağut kavramının içine girdiğinden dolayı Allah’ın asla affetmeyeceği, kişiyi ebediyen Cehennem ehlinden kılacağı şirk amelini işlemiş olur.

O halde yapman gereken ilk şey yukarıda da belirttiğim gibi öncelikle tüm tağutları reddetmen­dir. Yani öncelikle Allah’a şirk koşmayı bir an önce terketmen gerekir. Bunu daha iyi anlaman için sana bir örnek vermek istiyorum.

Her yerini yabani otların sardığı bir tarlayı düşün şimdi. İstisnasız her yerini yabani otlar bü­rümüş. Toprağın bir tek tohuma bağrını aça­cak bir milim yeri kalmamış. Senin de elinde sa­dece bir avuç kıymetli tohumun var. Ve tüm umu­dunu bu bir avuç tohuma bağladın. Eğer bu bir avuç to­huma Rabbin bereket verirse bir avuç to­humdan bir dünya olacak. Belki de senin ve bak­makla yü­kümlü olduğun ev halkının gelecek seneki geçimi bu bir avuç tohuma Rabbinin vereceği be­reketle sağlanacak. İşe nereden başlarsın? Tarla­dan mı, tohumdan mı? Tabi ki tarladan… Çünkü tohuma bağrını açacak olan topraktır, yani tarla­dır… Bir tarlanın bir tek taneye de olsa bağrını açacak yeri yokken, senin elinde olan bir avuç to­huma nasıl yer bulsunda yeşertsin? Öyleyse önce işe tarlayı ıslah ederek başlamalısın. Yani ilk yapa­cağın, tar­layı yabani otlardan temizleyip tohumu ekilir hale getirmek olmalı. Sonra da tohumu usu­lüne uygun bir şekilde toprakla buluşturduğun da Rabbinin dilemesiyle alacağın ürün senin ve ehli­nin geçimi olsun.

Haydi, örneğin zıddını düşünelim şimdi.

Tarla yine yabani otlarla dolu bakıma şiddetle ihtiyacı olan aynı tarla… Ve yine senin elinde tüm umudunu kendisine bağladığın çok bereketli bir avuç tohumun var. Tüm samimi niyetini taşıyarak yabani otları temizlemeden elindeki kıymetli ve sadece bir avuç olan tohumu yabani otların içine atsan ve bir avuçtan dünya mahsul çıkacak umu­duyla beklesen bunu hangi akıl ve kalp kabullenir? Gerçek akıl ve gönül sahipleri asla…

Bu örneği “La İlahe İllallah” cümlesini daha iyi anlatabilmek için getirdim.

Kalp bir tarla olsun. Şirk tarlayı bürüyen ya­bani otlar… Elindeki bir avuç tohum da Allah’a karşı duyduğun sevginin adı… Kalp olan tarla ya­bani otlar mesabesinde olan şirkle dolmuş taşmış. Tohum için yani Allah sevgisi için bir milim yer yok. Temizlenmesi şart. Değilse yabani otların ara­sında o bir avuç kıymetli tohumun da kaybolup gi­decek Allah korusun.

Öyleyse önce tüm şirk günahlarından arın­makla işe başlamalısın. Yabani otlar temizlenme­dikçe, ne güneş, ne hava, ne su, ne de toprak senin için bir şey yapamaz. Önce batıla nefret sonra Rabbe muhabbet… Ancak unutma! Ne tohumsuz toprak ne de topraksız tohum… Batıla nefret taşı­dığın halde Hakk’a muhabbetin yoksa unut Cen­neti ve Cemali… Yine Hakka muhabbetin var an­cak batıla nefretin yoksa hiç hayalini bile kurma Cennet’in ve cemalinin…

Sonuç olarak tek başına “La ilahe” demeyi unutup, “İllallah’ı” tesbih edinmiş insanlar nasıl helak olmuşsa, “La ilahe” dedikleri halde “İllalah” ‘ı unutanlar da helaki beklesinler. Çünkü Kelime-i Tevhid bir bütündür parçalanamaz.

Evet kardeşim… Bu Kelime-i Tevhid öyle bir söz ki bu sözün anlaşılıp hayata geçirilmesi demek tüm sıkıntıların bitmesi demektir. Çünkü bu söz dünya günlerin de kişiyi sıkıntıdan kurtardığı gibi, ahiret gününde de belaların en büyüğü olan Ce­hennemden kurtaracaktır hiç şüphen olmasın.

“İnsan, sadece bir sözle belaların en büyüğü olan Cehennemden nasıl kurtulabilir ki?” şeklinde kalbine gelen şüpheyi, sözünde asla yalan olmayan Allah Resulü’nün diliyle giderelim. O şöyle buyu­rur:

“Allah kıyamet gününde ümmetimden bir ki­şiyi herkesin önünde ayırıp o kişi aleyhinde doksan dokuz dosya açacaktır.

Her bir dosyanın boyu gözün görebildiği me­safe kadar olacaktır. Sonra kendisine şöyle sora­caktır: “Bunlardan bir şeyi reddediyor musun? Amel muhafızım kâtip melekler sana haksızlık yapmışlar mıdır?”

O kimse “Hayır ya Rabbi!” diye cevap vere­cektir.

Sonra “Herhangi bir özrün var mı?” buyura­cak o kimse “Hayır ya Rabbi!” diye cevap verecek­tir.

Bunun üzerine Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyuracak: “Evet yanımızda sana ait makbul bir amelin vardır ve bugün sana asla haksızlık edilmeyecektir.”

Üzerinde “ben şehâdet ederim ki Allah’tan başka gerçek ilah yoktur Muhammed’de O’nun kulu ve Resûlüdür” yazılı bir kağıt parçası çıkarıla­cak ve Allah “Kendi tartını kendin yap” buyura­caktır.

O kişi de diyecek ki: “Ya Rabbi! Bu tek kâğıt parçası... Ve bu dosyalar… Nasıl olacak bu tartı işi...”

Allahu Tealâ şöyle buyuracak: “Bugün sana asla zulmedilmeyecek...”

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu­yurdu ki: “Günah sicilleri bir kefeye konulacak, üzerinde La İlahe İllallah Muhammedun Resulullah yazılı kâ­ğıt parçası da bir kefeye konulacak. Sicillerin konulduğu kefe yukarı kalkacak kâğıt parçası ağır çekecektir. Al­lah’ın ismi yanında hiçbir şey ağır basamaz.”

Tüm hataların bir tarafa, bütün ilahları red­dederek söylediğin şehadet sözü bir tarafa kondu­ğunda senin şehadetin ağır basacak ve sen Allah’ın sana acımasıyla Cennetin en güzel yerine dâhil edileceksin.

Fakat kardeşim burada sana hatırlatmam ge­reken çok önemli bir ayet meali var. Şimdi o ayetin üzerinde tefekkür edelim beraberce. Nisa suresi 116. ayette Rabbimiz buyurmuş ki:

“Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar. Allah'a ortak koşan, muhakkak ki, derin bir sa­pıklığa düşmüştür.” (4, Nisa/116)

Burada özellikle dikkatimizi çeken kısım, Al­lah’ın dilediği takdir de bütün günahları bağışlaya­bileceği ancak “Şirk” günahını asla bağışlamayaca­ğıdır.

Evet kardeşim… Gördüğün gibi Rabbimiz iman ettikten sonra “La İlahe İllallah” sözünün ge­reğini yerine getiren müminlerin günahlarını bir çırpıda affedebilecek kadar merhametlidir. Ancak kendisine şirk koşan kimsenin de ne yaparsa yap­sın, hangi güzel iş üzere bulunursa bulunsun yap­tığı tüm amellerin karşılığını kendisine dünyada verecek, ancak ahiret ekini olarak kendisine azabtan başka bir şey biçmeyecek kadar da adalet­lidir.

Beni anlıyorsun değil mi? Allah, iman ettikten sonra ne işlersen işle her türlü günahını dilerse affetmeye hazır. Ancak sadece ve sadece “Şirk” gü­nahı müstesna… Peki, şirk günahının kefareti ola­cak, şirk günahını ortadan kaldıracak yegâne un­sur nedir? “La İlahe İllallah” tevhid kelimesini söylemendir.

Ben bu şekilde deyince: “Bu muydu o cümle? Ben de bilmediğim uzunca bir dua öğreteceksin zannetmiştim. İş bu cümledeyse ben zaten bu cümleyi biliyorum” der gibi içini rahatlatan bir ifade hissettim şimdi yüzünde…

Sence uğruna Cennet vaat edilen Cemal sey­redilen bir kelime bu kadar basit olabilir mi? Üc­reti bu derece kıymetli olan bir malın ödenecek di­yeti sadece bilivermek ya da söyleyivermekten iba­ret olabilir mi?

Hayır değil mi? Bu kadar ucuz olamaz bu ma­lın bedeli… Allah bu cümleyi diliyle söyleyen bir kimseden neler bekliyor, ondan bu cümlenin ge­reği olarak ne yapmasını istiyor acaba? Bu cümle için 23 yıl durmaksızın çalışan Peygamberimizin hayatını öğrenerek bu sorularımıza cevap bulabili­riz ancak.

Evet, bizim için en güzel örnek olan Peygam­berimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i, onun bu cümle uğruna kıyasıya verdiği mücadeleyi tanımadıkça biz asla bu cümlenin bedel olarak bizden ne istedi­ğini kav­rayamayız. 

Ve yine her fırsatta tevhid kelimesine düş­manlık yapan, Al­lah Resulü’nün önüne her türlü engellerle çıkan, Âdem (aleyhisselam) ile başlayıp kıyamete kadar da sürecek olan İblis ve yarenleri­nin, Allah ve dostlarıyla olan mücadelesini çok iyi anlamadıkça, bu cümlenin bedel olarak bizden ne istediğini kav­rayamayız.
Taşlar için de elmasın değeri neyse insanlar içinde de Muhammed (aleyhisselam)’ın değeri odur, belki de teşbih bile basit kalmıştır bu durum karşısında… Çünkü o, bildiğimiz ve bilmediğimiz âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

Ama bir yönüyle de beşerdir işte… Niye? Sana en güzel örnek olsun diye… Bir melek olsaydı nasıl ulaşacaktın? Ya da insanüstü bir varlık olsaydı na­sıl kavuşacaktın?

Düşün şimdi niye senin gibi insandı?

Annesini kaybeden bir çocuk olunca sen, bir köşede boynu bükük “Allah Resulü de bir ye­timdi…” diyerek düşünüp, örnek alasın diye...

Yetim kalınca sen, güven içinde babasını çağı­ran bir çocuk gördüğünde “Allah Resulü de Ab­dullah’ın yetimiydi” diyerek en çok Allah’a güvene­sin diye…

Cihad meydanında kolu kopmuş yiğitlerden birini görünce sen, “Uhud niye ağladı o gün? Çünkü Allah Resulü’nün de dişi kırılmıştı” diyerek cesaret alasın diye…

Birgün Hatice’ni kaybedince sen, ellerinle ve­rince toprağa sadık eşini “Onun da Haticesi ondan önce gitmişti…” diyerek teselli bulasın diye…

Ve daha nice nice örnek…

Kutlu doğumlar sancılı olur bilirsin… Karan­lı­ğın en koyu olduğu andır güneşin doğacağı za­man… Nihayet beklenen gerçekleşmiş ve bir beşer olarak dünyayı şereflendirmiştir Resul… Babasız­dır… Yanında babası yoktur… Annesi mi? Henüz o altı yaşındayken ölmüştür. Allah onları alınca, yal­nız koymamıştır son peygamberini… Himaye edeni ilk ve tek dost olarak bizzat Rabbimizin kendisi olmuş, ancak buna vesile Abdulmuttalib’i kılmış­tır… Abdulmuttalib de ölümlüdür ve yasa gereği ölüm vuku bulunca sünnetullah dipdiri devam et­miştir. Yani Âdem peygamberle zuhur eden ve biz­zat Allah tarafından korunan nübüvvet Muhammed (aleyhisselam)’ın da diğer peygam­ber­ler gibi korunmasıyla devam etmiştir. Çünkü Al­lah’ın yasalarında bir değişme bulamazsın. Diğer bir ifadeyle Allah Peygamberi olacak elması, kö­mürlerin arasında olduğu gibi bırakmayacaktır. Koruma Ebu Talib’in eliyle devam edecektir… Ve Ebu Talib’in himayesinde yıllar geçecektir… Sözü nereye getireceğimi merak ediyorsun mutlaka… Öyleyse sabırla dinlemeye devam inşallah…

Kırk yıl geride kalmış ve yaşanası yirmi küsur yıl kalmıştır… Çile, Allah Resulü’nün hayatına bundan sonra konuk olmuştur… Çünkü asıl tevhid mücadelesi bundan sonra başlamıştır…

Peygamberimizin kırk yıllık ömrü şirk içinde mi geçti peki? Asla… Farkında olduğu bir Tevhid inancı olsa da bunu nasıl dillendireceğini ve delillendireceğini bilemiyordu. Kur’an’ın ifadesiyle yolunu şaşırmış bir vaziyette çok zor durumlar içinde kalmıştı. Toplum ise bu kırk yılda Allah Re­sulü’nün yaşadığı tevhidin zıddı bir şirkin için­deydi… Bunca ayrılığın içinde Tevhidi ona yaşatan tek İlah’a hamdolsun…

Bu toplumun içinde vahdeti fark edip “Ey bu kâinatın yaratıcısı! Senin varlığının farkındayım! Ancak sana nasıl ibadet edileceğini bilmiyorum. Bilseydim hiç durmaz o şekilde ibadet ederdim” diyerek tevhidini dile getiren birkaç muvahhid de vardı. O gün için toplumun büyük bir çoğunluğu müşriklerden oluştuğu halde Allah Resulü bu çokluğun içinde ki azlığa rağmen hiçbir zaman şirk günahının içinde olmadı! Ne peygamberlikten önce ne de sonra… Fakat peygamberlik öncesi ya­şadığı tevhidi ve imanı sadece kendisinde kalmıştı. Bu sebeple “dile getiremediği şahidliğin” hiç kim­seye bir zararı da olmadı… Çünkü bu tevhidi hay­kıracak, “sizin ilahınız bir tek ilahtır” dedirtecek ne bilgiye dayanan bir delili, ne de bunu dile getir­mesi için sarsılmaz kuvvete dayanan bir gücü vardı…

Bu kırk yıl içinde merhametli, güvenilir, sevi­len şahsiyete düşmanlık besleyen bir tek kişi bile yokken, şahidliğini dile getirme adına “La İlahe İllallah” diye haykırmasından sonra tüm Arapların kendisine düşman kesilivermesi ne ile açıklanabi­lirdi? Üstelik kendisine “Muhammed-ul Emin” is­mini layık gören kavmi onu yalanlamış, ona düş­man kesilmişti. Bu insanları “Muhammed-ul Emin’e” düşman yapan da neydi? Cennetin anah­tarı “La İlahe İllallah” kelimesinden başkası değildi desem şaşırırsın değil mi “bu ne iş?” diye. Belki de dersin ki “İnsanları Cennete davet edeceksin ve sırf bu davetin sebebiyle Cennete davet ettiğin bu in­sanların düşmanlıklarını kazanacaksın, olur iş de­ğil…”

Evet kardeşim… Allah Resulü “La İlahe İllal­lah” deyin ve kurtulun, Cennet sizin olsun” deyip Cennetin kapılarını açarken, karşısındaki insanla­rın büyük bir kısmı “Hayır! Biz illaki Cehennem isteriz” deyip ayak direterek Cehennemin kapıla­rını açıyorlardı… Allah Resulü insanları Cennete, kur­tuluşa davet ederken, insanlar ateşe girmek için çırpınıyor, etraflarında bulunan insanlara da Cehennem davetiyesi çıkarıyorlardı...

Ve kavminin arasında çok zorlu günler geçir­mişti Peygamberimiz. Ancak o çok iyi biliyordu ki Cehennem bu yaşadığı zorluklardan çok ama çok daha zordu. Bu yüzden yapılan işkencelerin hiç bi­risine aldırmadan yoluna devam etti. Bu davetin önüne zorla, işkenceyle geçemeyeceklerini anlayan Allah düşmanları bu sefer uzlaşma yoluyla davetin önünü kesmeye çalıştılar. Bugün içinde yaşadığı­mız toplumun en çabuk ve en gafilâne düştükleri tuzakta bu olsa gerek ki biz bunu şeytanın sağdan yaklaşması olarak isimlendireceğiz.

Dikkat et kardeşim! Belki de şeytanın bir in­sana yaklaşabileceği en tehlikeli yön sağdır. Ne­den? Sağdan yaklaştığı zaman batılı hak elbisesi içinde gösterir. Kişi hak üzere olduğunu zanneder­ken aslında batılın içine gömülmüştür fakat far­kında olmaz. Çünkü şeytan hakkı batıl, batılı da hak olarak göstermiştir. Düşün bir kere. Kanser hastalığına tutulmuş bir insanın kendisini hiç ol­madığı kadar sağlıklı hissetmesi ne acı değil mi? Ve sapıklık üzere, küfür dolu bir hayatın içinde ol­duğu, her gün Cehenneme bir adım daha yaklaştığı halde, kişinin kendisini Cennetlik zannedip boş ku­runtularla oyalanması ne de kötü… Hele bir de kı­yamet gününde Cennet umut ederken Cehen­neme odun olmak ne yürek yakıcı bir azab… Allah seni ve bizi korusun!

Bu sebeple kardeşim, buradan sonra anlata­caklarımı dikkatli bir şekilde dinlemeni istiyorum.

Evet… Mekkeli müşrikler, uzlaşma teklifleri için Allah Resulü’nün kapısındadırlar. Teklif çok açık ve net ortaya konulmuştur. Bir insanın kolay kolay hayır diyemeyeceği bir teklif vardır ortada. Der ki müşrikler:

“Ey Muhammed! Gel aramızı bulalım. Bu ka­dar düşmanlık yetsin, akan kanlar dursun. Kav­mimiz arasında eskiden olduğu gibi barış ve güven hâkim olsun. Kardeşin kardeşe olan kini bitsin. Bugün buraya ne istersen vermeye geldik. Eğer efendilik istiyorsan gel seni Mekke’nin efendisi ya­palım, büyüğümüz küçüğümüz sana itaatte kusur etmesin. Eğer istediğin mal, mülkse seni servete boğalım. Mekke’nin en zengini sen ol! Eğer derdin güzel bir kadınsa seni Mekke’nin en soylu ve en güzel kadınıyla evlendirelim. Yok bunlar değil de senin derdin hastalıksa, gel seni en ünlü hekimlere tedavi ettirelim. Ama ne olur, kavminin arasına ektiğin bu ayrılık tohumlarını yok et. Hatta seninle bir anlaşma yapıp aramızı bulalım. Bir yıl sen bi­zim ilahlarımıza kulluk et, bir yıl da biz senin ila­hına. Olur ki bizim ilahlarımızda bir hayır varsa sen istifade etmiş olursun, senin ilahında bir hayır varsa da bizler istifade etmiş oluruz. Ama ne olursa olsun bitsin artık bu düşmanlık!”

Allah Resulü metanet içinde yapılan teklifleri dinlemiş ve demiştir ki: “Bu kadar şeye gerek yok. Benim sizden istediğim tek bir kelimeyi söyleme­niz ve kurtulmanızdır.”

Peygamberimizin tüm bu yaptıkları teklifler karşısında sadece bir kelime istemesi ve bu azılı Mekke müşriklerini bu bir tek kelimeye davet et­mesi onları oldukça şaşırtmıştı. Derler ki: “Değil bir kelime, bin kelime söyleyelim, yeter ki sen bu davadan vazgeç!”

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Lailahe illallah Muhemmedun Resulullah deyin ve kurtu­lun” deyince müşrikler bu kelimenin tesi­riyle tüm düşmanlık ve kinleriyle o meclisi terk etmişlerdi. Fakat aynı tekliflerle birkaç kez daha gelmişler, en sonunda Allah Resulü’nün “bir elime güneşi bir elime ayı verseniz ben bu davadan vaz­geçmem” şeklindeki kesin tavrı ve yedi kat sema­dan gelen “De ki: Ey kâfirler! Ben sizin ibadet et­tiklerinize ibadet etmem...” hitabıyla uzlaşma tek­lifleri yerin dibine batırılmıştı.

Evet kardeşim… Gördüğün gibi olay çok açık ve net ortada… Bu bölümde Allah Resulü’nün ver­diği cevapla, bugün İslamı hâkim kılmak adına şirk düzenleri içinde yerlerini alan, üstelik bunu da din adına yapan bazı şaşkınların durumlarını kıyas ederek sana anlatmak istiyorum.

Bugün en çok ortalıkta dolaşan sözler şu şe­kildedir. Mutlaka kulağına gelen sözlerdir bunlar:

“Bırakalım da meydan onlara mı kalsın?”

“Sen okuma ben okuma, kim doktor, mühen­dis, öğretmen olacak? Çocuklarımızı bir solcunun eline mi bırakmak iyi, yoksa namazlı abdestli biri­nin eline mi?”

“Ne yapalım, biz kötünün için de iyisini seç­mek zorundayız.”

“Dünyayı da ahireti de ihmal etmeyeceksin. Üstelik dünyanın yeri ayrı, ahiretin yeri ayrı...”

“Bugün eğer İslamı hâkim kılmak istiyorsak önce yönetimi ele geçirmek zorundayız. Zaten yö­netimi ele geçirdik mi, gerisi kolay… Allah’ın iz­niyle (!) Allah’ın yasalarına uygun bir yasa çıkara­bileceğizdir.”

“Bu kadar aşırı gitmek doğru değil. Üstelik namaza karışan mı var? Bak camilerin kapısı so­nuna kadar açık. Ezanlar beş vakit okunmakta. Devlet dairelerinde bile Cuma namazı için müsa­ade veriliyor. Dini bayramlarda tatillerde sunulu­yor. Bundan fazlasını istemek aşırılık!”

“O şirk, bu şirk… İyi de biz nasıl geçineceğiz. Ona kalırsa nefes almamız bile şirk.”

“Devlete tağut derler. Ama yeri geldiğinde devletin her türlü imkânından yaralanmaya kal­karlar. Madem devlet tağut, o halde hastanesin­den, postanesinden, belediyesinden, suyundan da yaralanmayın.”

Ve daha nice nice duyabileceğin cümleler ki bunlar şeytanın vahyinden başka bir şey değil gü­zel kardeşim.

Öncelikle tüm bu sözler Kur’ana göre yapılan bir imandan ziyade, atalardan görme, kulaktan duyma ya da akıl ve mantık ölçülerinde oluşturul­muş bir dine göre yapılan imandan dolayı sarfediliyor. İman ederken Kuran ve sünnete danı­şarak ortaya konulmuş bir iman elbette tüm bu cümlelerden uzak bir iman olacaktır. Çünkü Kur’an ve sünneti hakkıyla bilen bir insanın ağzın­dan bu lafların dökülmesi söz konusu bile edile­mez.

Birde hemen burada şunu belirteyim ki, bu cümleler bazen kasıtlı bir şekilde sırf insanların zihnini bulandırmak için söylenirken bazen de sırf iyi niyetler taşıyarak söylenmekte. Ancak şurası bir gerçek ki hangi niyet taşınarak söylenirse söylen­sin bu cümleler Allah’ın gazabını çekecek cümle­lerdir. Ve hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, taşı­nılan kötü niyetle yapılan iyi bir amel fasit olabi­lirken, iyi niyet taşıyarak yapılan fasit bir amel salih olmaz.

Rabbim niyetinde halis, amelinde salih olan kullarından eylesin seni ve bizi. Âmin!

Bak sevgili kardeşim! Allahu Tealâ şöyle bu­yuruyor:

“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Pey­gam­bere de itaat edin ve sizden olan emir sahi­bine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde an­laşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe gerçekten ina­nıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” (4, Nisa/59)

Bu ayet bize diyor ki kardeşim, bir sorunla karşılaşırsanız onu direk Allah ve Resulüne, yani Kur’an’a ve sünnete götürün. Bir de Kur’an ve sünnetle yol bulmaya çalışan idarecilere. Şimdi hayatımızı bir gözden geçirelim. Bizler yani iman iddiasında bulunan Müslümanlar gerçekten bu ayeti yaşıyor muyuz?

Hayatımızda karşılaştığımız problemlerin çö­zümü için Kur’anın huzuruna oturup. “Ey Yüce Kur’an! Benim böyle böyle bir derdim var, bunun çözümü nedir?” diyerek problemimize çözüm ara­dık mı? Ya da Allah Resulü sanki aramızdaymış gibi kapısını çalıp “Ey Allahın Resulü! Benim der­dime sunacağın şifa reçetesini almaya geldim” dediğimiz oldu mu? Yoksa bizler hep çözümü direk kaynağından almayı bırakıp başka başka kapılara mı yöneldik?

Bilirsin bedenin hastalıkları olduğu gibi kal­bin de hastalıkları vardır. Bedenin hastalığına şifa bulmak için tabibe gidersin ve şifa vesilesi olarak doktor sana bir reçete yazar. Reçeteyi alır hemen eczaneye koşarsın. Eczacı sana ilaçları verir neyi ne zaman kullanacağını tarif edip ilaçların üzerine yazar ve sen vakti geldiğinde ilaçları kullanmaya başlar böylece Allah’ın izniyle şifa bulursun.

Peki neden reçeteyi alıp dönüp dünüp okuya­rak şifa bulmaya çalışmazsın. Ya da reçeteyi alıp üzerine asarak ondan şifa ummazsın? O halde kalp ve beden hastalıklarına şifa olacak olan reçete Kur’an’a yapılmış bir haksızlık yok mu ortada? Evet var. İnsan eliyle yazılmış bir reçetede yazan ilaçları kullanmadan şifa olmayacağını bilen sen, niçin ölülere değil de dirilere inmiş bir kitabın sa­dece Arapçasını okuyarak şifa umarsın? Bu Kur’ana karşı yapılmış bir zulüm değil midir?

Bil ki; kalbi ve bedeni hastalıklarımıza şifa su­nacak olan doktor “Şafî” ismiyle Rabbimizdir. Yaz­dırdığı reçete gö­nüllerin kendisiyle tatmin olacağı zikir olan Kur’andır. Bu Kur’an’ı bizlere öğretecek, neyi nasıl yapacağımızı bize gösterecek eczacımız da Allah Resulüdür.

Peki ama bizler elimizde böylesi kıymetli şifa kaynağı varken bu kaynaktan uzak kaldık. Niye? Çünkü bizlere hep denildi ki: “Siz bu kitabı anla­yamazsınız. Bu kitabı ancak hocalar, alimler an­lar… Siz kim bu kitabı anlamak kim?” dediler de­ğil mi? Hatta korkuttular bu kitapla bizi. Çocukları “Allah yakar” diye korkuttukları gibi korkuttular. “Kuran çarpsın” dediler. Hayır kardeşim elektrik çarpar ama Kur’an kendisine samimi bir kalple gelen insanları çarpmaz. Evet çarpar ama, bu çar­pış öldürücü değil hayata döndürücü bir çarpıştır. Kendine getirmek adına… Bu da inan bana hiç acı vermez. Aksine acıları dindirir.

Eğer bu kitap anlaşılmayacak bir kitapsa ne diye Rabbimiz kitabının birçok yerinde “bu kitabın ayetleri apaçıktır” diye buyurmuştur ki? Bak me­sela Duhan Suresi’nin 2. ayetinde Rabbimiz Kura­nın hangi özelliğiyle beraber yemin etmiştir:

“Hâ, mîm. O apaçık Kitab'a andolsun ki biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız.” (44, Duhan/1-3)

Ya hâşâ Allah (Subhanehu ve Tealâ) yalan söy­lüyor ki asla, ya da bu insanlar yalanı kendilerine tesbih edinmişler. Gör­düğün gibi kardeşim Kur’an apaçık. Hiçbir gizli kapalı tarafı yok… Ancak bili­yorsun ki dereler ka­pasitesince su taşırır. Kur’an’dan da herkes nasi­bine düşen payı alır. An­cak okumak arttıkça anla­yış da artar.

Ve yine ne dediler bize “Durmayın okuyun Kur’an’ı.” Ama nasıl? Hep Arapçasından, anlama­dan, idrak etmeden… Zaten şeytanın günlük sure­lerini okuyan, Cuma günleri Yasin, Tebareke, Amme Surelerini okuyan ve bu okuduklarından hiçbir şeyi hayatlarına geçirmeyen hacı amcalarla, hacı teyzelerle bir sorunu yok ki. Hatta bizzat ken­disi teşvik eder onları Kur’an okumaları için… Oku­dukça okumasını sağlar. Yeter ki anlamadan oku­sun da günde ne kadar okursa okusun farketmez. Peki “Anlaşılmadan okunan Kur’an’da hayır yok­tur” buyurmuyor mu Resul? Evet… Allah Resulü şüphesiz doğru söyledi. Anlaşılmadan oku­nan Kur’an ne kazandırır insana bir düşünsene karde­şim?

Bil ki kardeşim; Kur’an senin için bir kılavuz­dur. Bir hidayet rehberidir. Senin bu dünya da na­sıl yaşaman gerektiğini, ebedi saadete kavuşmak için neler yapman gerektiğin öğreten bir kılavuz ve bir rehber.

Düşünki evine elektronik bir eşya aldın. Bu aldığın elektronik eşyanın yanında mutlaka bir de kılavuzu vardır. Niye? Elektronik eşyayı kullanır­ken kılavuza müracaat etmek zorundasın da on­dan. Eğer sen bu kılavuzu okumadan, incelemeden ma­kineyi kullanmaya kalkarsan inan bana ya maki­neyi bozarsın ya da çok zayıf bir ihtimalde olsa kullanmayı başarırsın belki. Ama bir daha ki kullanacağın zaman neyi nasıl yaptığını bilemeye­bilirsin. O halde şayet derdin, şayet amacın ebedi bir saadete, yani Cennete kavuşmak ise öncelikle işe kılavuzdan başlamalısın. Kılavuzu eline alıp okumalı, güzelce anlayıp idrak etmeli ve anladıkla­rını harfiyyen yerine getirmelisin. Yoksa inan bana başarı senin için mümkün değildir.

Yine Kur’an için ne diyorum biliyor musun? Vedud olan, yani en çok seven ve en çok sevilmeye layık olan en sevgiliden gelen muhteşem bir mek­tup. Düşün şimdi... Çok sevdiğin, görmeyince öz­lediğin, sesini duymayınca hasreti içini yakan bir dostun var. Ve bu dost sana bir mektup gönder­miş. Mektup sana ulaşınca zarfı yırtarcasına heye­canla açar direk içindekileri okumaya koyulmaz mısın? Elbette… Peki dostun bu mektubu diğer mektuplardan farklı olarak İngilizce kaleme alsa… Sen de İngilizce bilmesen... En azından belki anlarmıyım diye birkaç kere göz gezdirirsin, anla­mak için çaba sarfeder,  acaba birkaç kelimesiyle de olsa hasretimi dindirebilir miyim diye düşünür­sün değil mi? Peki sonra ne yaparsın? Nasılsa an­layamıyorum diyerek bir kenara mı atarsın bu mektubu? Yoksa ne kadar uzaklıkta olursa olsun, hemen bir tercüman bulup mektubu tercüme et­tirdikten sonra dostunun sana sevgisiyle yolladığı mektuba sevginle karşılık mı verirsin?

Tabi ki hemen bir tercüman bulur, mek­tubu tercüme ettirir ve sen de sevgini içine koyaca­ğın başka bir mektupla karşılık verirsin. Bu ne ka­dar külfetli olursa olsun böyle yaparsın.

Peki kardeşim! Alemlerin Rabbi olan, kalbi­nin tek sahibi, hayatına hükmetmeye yetkili, ya­ratan ve yaşatan, tüm dostlar terk ettiği halde terk etme­yen, düşünce elinden tutup kaldıran, hatta üzerini silkeleyip tozunu toprağını temizler gibi seni gü­nahlarından arındıran en yüce dosttan ge­len Kur’an mektubunu “bu Arapça, ben bunu nasıl anlayayım” diyerek bir kenara kaldırabilirsin ki? Sevdiğin kardeşinin değeri kadar değeri yok mu seni yaşatanın? “Elbette var” dediğini duyuyorum. O halde sana kutlu bir peygamberin diliyle ulaşan bu kitaba gereğinden daha çok değer ver! Çünkü bu kitap senin şefaatçin veya şikâyetçin olacak. Anlıyorsun değil mi? Ve sen bu kitaptan hesaba çekileceksin. Rabbimiz bunu bizzat Kur’an’da ken­disi ifade etmiş. Hesaba çekileceksiniz, sorumlu­sunuz diye.

Öyleyse durma… Hemen şimdi eline alacağın bir mealden başla okumaya… Nasıl okursan oku… İster aç baştan başla okumaya, istersen sondan… İstersen nasıl inmişse, hangi sıraya göre inmişse öylece oku. İster günlük bir cüz anlamını oku, is­tersen bir sure meali ya da bir ayet meali… Ama mutlaka oku! Çünkü unutma Allah Resulüne ilk gelen vahiy Rabbinden “Oku” olmuştu. Dikkat et bak! Namaz kıl değil, oruç tut, değil “Oku”… Anla­dın değil mi? Tabiî ki bu demek değil ki, namaz kılma, oruç tutma… Elbette namaz da kıl, oruç da tut ama mutlaka oku, okumamazlık etme. Çünkü okumayınca azar insan.

Her an yanında bir uyaran olsun istersin değil mi? Tam sen hataya düşecekken elinden tutan bir dost bulunsun istersin. İşte sana dost, dostun sözü. Öyleyse daha ne duruyorsun? Haydi sevgiliden gelen mektubu okumaya, anlamaya ve yaşamaya… Fakat şunu hiçbir zaman unutma, okumaya baş­larken mutlaka kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Niye mi? Çünkü bak Rabbimiz ne diyor?

“Şimdi Kur'ân okumak istediğin zaman önce o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.” (16, Nahl/98)

Çünkü sen Kur’an okumaya başladığında şeytan ne vesveseler sokacak kalbine? “Sen nasıl anlayacaksın bu kitabı” diyecek, “yanlış anlarsan dinden çıkarsın” diyecek, “daha senin o kitabı an­laman için kaç fırın ekmek yemen gerek” diyecek… Ve daha neler neler… Zannetme ki Kur’an okurken şeytan sana yanaşmayacak. Aksine asıl Kur’an okurken yanaşacak. Hele hele bir de anlamak için meal almışsan eline artık tabiri caizse şeytan ku­duracak. Çünkü şeytan daha öncede dediğim gibi anlaşılmadan okunan Kur’an’dan dolayı bir rahat­sızlık duymaz. Beş vakit camisine gidip, anlama­dan Kur’anını okuyan, bunun yanında da dünya­sından zerre kadar taviz vermeyen hacı amcayı ne yapsın ki şeytan? Bu hacı amcanın kime ne zararı var ki şeytana olsun. Ancak aynı hacı amca yaşlılı­ğını bahane etmez de, “bunca yıl Kur’anın hep Arapçasını okudum, ancak bu kitap bana ne diyor” der de anlamıyla birlikte okur ve Kur’anı hayatına geçirirse, işte o zaman şeytan öfkesinden çatlar.

İstersen bu konuyu daha iyi anlamak için be­raberce bir seyahate çıkalım seninle. Bir şoförü­müz olsa ve bir kafileyle beraber bir yolculuğa çı­karsa bizi. Yolda giderken bilirsin yol tabelaları çı­kar karşısına şoförlerin. Bizim de bir tabela çıksa karşımıza. Ve o tabelada “Dikkat 15 km sonra uçu­rum var, uçabilirsi­niz!” yazan bir uyarı cümlesi olsa...

Şoförümüz dursa dikkatli bir şekilde yazıyı okusa okusa okusa… Hatta biz yolculara dönüp “bakın çok kıymetli bir tabela, sizde okuyun” diye­rek bizi de okumaya teşvik etse. Bizlerde okusak, dönsek dönsek okusak, hatta tabeladaki yazıyı ez­berlesek? Ve hatta şoförümüz bir hayırlı hizmette daha bulunup, yazısı silinmeye yüz tutmuş olan tabelamızı değiştirse. Eski tabelanın yerine yal­dızlı, süslü püslü, daha dikkat çekici bir tabela koysa yazıyı hiç değiştirmeden.

Tüm bu yapılanlardan sonra artık bize ve şo­förümüze düşen nedir? Tabelada yazana uymak, o yolda ilerlemeyi durdurmak ve bir adım dahi at­mamak...

Peki tabelanın hafızı olan bizler, tabelada ne yazdığını anlamasak ya da anladığımız halde yazı­lanları ciddiye almasak ve hayatımıza aktarmasak ve yol boyunca ilerlemeye devam etsek... Fakat Al­lah bizim karşımıza bu tabelaya rağmen birde yolda uyarıcı çıkarsa. Bu uyarıcı bizi durdursa: “Kardeşim hayırdır? Nereye böyle?” diye sorsa. Şoförümüzde gayet kendisinden emin, hayatından memnun bir vaziyette, “bunlar benim yolcularım. Biz seyahate çıktık” dese, yoldaki uyarıcı haklı ola­rak sormaz mı? “Peki yoldaki uyarı levhasını gör­mediniz mi?” diye. Şoförümüzde kurula kurula “Görmez olur muyuz? Gördük, okuduk, hatta biz o levhanın hafızı olduk, ezberledik. Bir de yaptığımız hayrı uçurmak gibi olmasın ama biz o levhanın ye­rine daha dikkat çekici, daha güzel bir de levha yaptırdık” de­yince, adam demez mi: “Eee... Bunca iyiliği yaptı­nız da en önemli olan tabelada yazan uyarı cümle­sinin ne anlama geldiğini anlamadınız mı?”

Evet aynen böyle der şaşkınlıkla değil mi? Demeye de hak sahibidir. Çünkü anlaşılmayan okumada hayır yoktur. Ne demek istediğimi çok iyi anladın ama istersen gel bir de bizim Kur’an oku­yuşlarımızın üzerinde duralım bu örnekten yola çıkarak. Bizlerde bu gün levhaları okuyoruz, hatta dönüp dönüp okuyoruz. Yasinler, Tebarekeler, Ammeler… Hatta bu surelerin çoğu ezberimizde… Bu sureler her gün bize “dikkat Cennet, dikkat Ce­hennem, hesap, azap, mükâfat” diye bağırıyor. An­cak bizler ne demek istediğini anlamadığımız için Cehennemliklerin amelini işliyoruz da farkında de­ğiliz. Ya da iyi diye yaptığımız ameller konusunda kitap bize, her an uyarıda bulunup “kendi elleri­nizle kendinizi ateşe atmayın” diye tebliğde bulu­nuyor da biz yine farkında değiliz. Yine bizler aynı örneği­mizde geçtiği gibi yaldızlanmış mushaflar içinde Kur’anlar bastırıyoruz hayra hizmet olsun diye. Ancak yine içindeki yazanların farkında deği­liz.

Evet kardeşim bu örnekler senin Kur’anı an­la­yarak okuman gerektiğini anlatan günlük hayat­tan seçilerek getirilmiş örnekler. Artık bundan sonra Kur’an okumak deyince onun sadece met­nini okumayı anlamayacaksın inşallah. Okumak de­yince Kur’anı anlamak, yaşamak ve okuyup an­layıp yaşadığın ayetleri aktarmak şekillenecek ak­lında.

Ve bu kadarla da kalmayacaksın. Hayatı Kur’anın kendisi olan Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadisleriyle destekleyeceksin okudu­ğun ayetleri. Zira o bizim önümüzde canlı bir ör­nek olacak ayetleri anlama ve yaşama konusunda.

Bak güzel kardeşim, bu örnekle beraber he­men aklıma bir hadis geliyor. Sanki bu anlataca­ğım hadis içinde yaşadığımız toplumun Kur’anla beraberliğini tarif ediyor. Dinle inşallah. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyu­rur:

“Sizin aranızda bir takım kimseler türeyecek­tir. Onların namazları yanında kendi namazları­nızı, oruçları yanında oruçlarınızı, onların işleri yanında kendi işlerinizi küçümseyeceksiniz. Onlar Kur’an okuyacaklar. Hâlbuki okudukları Kur’an onların boğazından öteye geçmeyecek. (Yalnız dil­lerinde kalacak.) Nitekim onlar okun yaydan çık­tığı gibi dinden çıkacaklar…”

Subhanellah… Duydun mu kardeşim? Hayatla­rında namaz var, oruç var hatta yaptıkları her türlü iş mükemmel. Ancak onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkmışlar. Niye? Okudukları Kur’anı hayat edinmedikleri için.

Tağuta isyan ayetlerini okudukları halde tağutlaştıkları, tağutu inkâr ayetlerini okudukları halde tağutun uşaklığını yaptıkları için…

“Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır” aye­tini okudukları, ancak iş yasalara tabi olmaya ge­lince sadece Allah’ın hakkı olan egemenliği halka verdikleri için…

“Namaz kötü ve iğrenç şeylerden alıkoyar” ayetini okudukları, ancak hemen namazın aka­binde namazlarında dile getirdikleri “Allah en bü­yüktür” sözünü yalanlayarak Allah’tan başkalarını büyük kabul ettikleri için...

Kur’an’da “vekil olarak Allah sana yeter” aye­tini okudukları halde vekil tayin etmek için üç beş yılda bir sandık başına gidip Allah’ın kitabı durur­ken yeni kitaplar hazırlasınlar diye vekil tayin et­tikleri için…

“Allahın ayetlerini ucuz bir pahaya satmayın” ayetini okudukları halde doktor, mühendis olma merakına Allah’ın ayetlerini beş para etmez diplo­malara sattıkları için…

“Bir yerlere gelmeliyiz ki İslamı hâkim kıla­bi­lelim” palavralarıyla nefislerini kandırıp bunun adına da takiyye diyerek güya Allah yolunda canla­rıyla ve mallarıyla cihad ettiklerini zannettikleri için…

 “La İlahe” red ilkesi gereğince hayatlarından tüm ilahları çıkarmaları gerekirken “Biz geçmesek başa Allahsızlar geçecek” diyerek Allah’tan başka ilahlar edindikleri için...

Allahın yardımını unutarak “Müslüman zen­gin olmalı” hikâyelerini yazıp “faizde alışveriş gibi­dir” diyerek faiz yedikleri için…

Allah Resulü’nün hayatında geçirdiği işkence dönemlerini birer acıklı hikaye gibi minberlerde anlatıp, iş çileyi omuzlayıp işkenceye geldiğinde “kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” ayetini tevil ederek cihad meydanlarından firar et­tikleri için…

“Namazını kıl, orucunu tut, zekâtını ver ancak devlet işine karışma zira dünyanın yeri ayrı, ahiretin yeri ayrı” diyerek, Allah’ın hükümranlığını Yahudiler gibi göklere hapsettikleri için…

“Bir yıl sen bizim ilahlarımıza kulluk et bir yıl biz senin ilahlarına kulluk edelim” deyince müş­rikler, “sizin dininiz size benim dinim bana” diye­rek bir eline güneşi bir eline ayı da verseler dava­sından asla vazgeçmeyecek olan Peygamberi hiçe saydıkları için…

Allah Resulü işkence çekmeye, etrafındaki garib insanlara işkence çektirmeye çok mu merak­lıydı da bu tekliflere evet demedi. O da bu gün bi­rilerinin dediği gibi diyemez miydi? “Önce yöne­timi ele bir geçireyim ondan sonra yavaş yavaş Al­lah’ın yasalarını da hâkim kılarım. Hele devletin yönetimi benim elime bir geçsin gerisi kolay” deyip önce müşriklerin bir kurumu olan “Darun Nedve’yi” ele geçirerek işe başlayamaz mıydı? Ki buna gerek bile yoktu. Çünkü müşrikler “Darun Nedve’nin” anahtarlarını bizzat kendileri teslim edeceklerdi...

Ya da Allah Resulü bu gün yine birilerinin dü­şündüğü gibi, “bir yıl biz senin ilahlarına kulluk edelim, bir yıl da sen bizim ilahlarımıza kulluk et” dedikleri zaman, “Evet… Bir yıl benim için iyi bir fırsat… Bu bir yıl içinde benim ilahıma kulluk ederlerken zaten kalpleri Allahın zikrine yumuşar ve bende bir taraftan tebliğimi yaparım. Böylece müşriklerden İslam saflarına geçen bir sürü Müs­lümanla beraber diğer yıl da cihad eder böylece tüm insanların İslama girmelerini sağlarım” diye­mez miydi? Hem daha az insanın canı yanacak, hem de 23 yıl uğraşmalarına gerek kalmayacaktı…

İşte kardeşim… Senin de anladığın gibi me­sele birilerinin namaz kılması, oruç tutması değil. Me­sele tek tek tüm fertlerin Allah’ın hâkimiyetini, namazda kabul ettikleri gibi devlet bazında yasa­larda da kabul etmesi…

Mesele oruç ibadetimize karışan Allah’ın, hu­kuk düzenine, devlet sistemine de karışacağına iman etmek meselesi.

Kazanılan paranın kırkta birini fakirlere da­ğıtma konusunda söz sahibi olan Allah’ın ticaret anlayışına da karışabileceğine iman edip gereğini yapmak meselesi…

Anlıyorsun değil mi? Yarım yamalak bir din anlayışı değil Allah’ın istediği. Hayatın bir alanına karışan ama başka alanlarını ihmal eden ve karış­maya yetkisi olmayan bir Allah inancı değil Al­lah’ın istediği... Bütün bir hayata kendi yasalarıyla hükmeden, yaptığını eksiksiz yapan, kimseye he­sap vermek zorunda olmayan mükemmel bir Allah inancını nefislerle cihad ederek kalplere, kâfirlerle de kıtal cihadında bulunarak ülkelere hâkim kılma mücadelesidir bu davanın adı…

 Sevgili kardeşim! Beni sabırla dinlediğin için sana teşekkür etmek istiyorum. Ben üzerime dü­şeni elimden geldiği, gücümün yettiği kadar yap­maya çalıştım. Artık sıra sende… Bu risaleyi ihmal etme. Eline aldıktan sonra biraz göz gezdirip bir köşeye atma. “Sonra okurum” diyerek erteleme. Çünkü biliyorsun ki bu risale kaleme alınırken hiç­bir ücret talep edilmeden kaleme alındı. Tıpkı Re­sullerin dediği gibi diyerek yazıldı:

“Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.”

Sadece senden istenilen bu samimi kalemin hatırına yazılanları çok dikkatli okuyup anlaman­dır. Ve anladıktan sonra da gereğini en güzel şe­kilde yapmandır.

Bize vereceğin en güzel ücret tüm tağuti dü­zenlere nefret besleyerek onları inkârla beraber Hakk’a duyacağın muhabbettir.

Yani “La İlahe İllallah Muhammedun Resulullah” cümlesini anlayıp, bu anladığın bilgi­nin ikrarını şahitliğinle devam ettirmen olacaktır.

Bidayette ve nihayette hamd ancak alemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur.

                                                                                      

             






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
E-mail adresin:
Siten:
Mesajınız:
SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ
 
 
Siteyi
Sık Kullanılanlara
Ekle

KABENURU
BIR COK DILDE MEALLI KURAN
DINLE


NASHEED DINLE
DINLE
-----------------------------------
Feyzul Furkan
Kuran-ı Kerim Meali
ve Orjinal Arapca

-----------------------------------
Kuran-i Kerim Arapca
-----------------------------------
Elmalili Hamdi Yazir
Turkce Meali

-----------------------------------
Kütüb-i Sitte
-----------------------------------
Ahmed b. Hanbel
el-Müsned

-----------------------------------
Ebu Hanife Müsned
-----------------------------------
İmam Malik Muvatta
-----------------------------------
Sahih-i Buhari
-----------------------------------
Sahih-i Muslum
-----------------------------------
Sünen-i Tirmizi
-----------------------------------
Sünen-i Ebu Davud
-----------------------------------
Sünen-i Darimi
-----------------------------------
Sünen-i İbni Mace
-----------------------------------
Sünen-i Nesai
-----------------------------------
İbn Hacer el-Askalani
Fethu'l-Bari
(Sahih-i Buhari Şerhi)

-----------------------------------
İmam Nevevi
Dualar ve Zikirler

-----------------------------------
Kudsi Hadisler
-----------------------------------
Uydurma Olduğunda
İttifak Edilen Hadisler

-----------------------------------
-----------------------------------
Esma ul Husna
-----------------------------------
Reklam
 
ONLINE DINLE
 


Ali Küçük
Hadis Tefsiri

-----------------------------------
Saffet Bakırcı
Hadis Tefsiri
-----------------------------------
Ahmet Kalkan
Sohbetleri

-----------------------------------
Hasan Karakaya
Sohbetleri

-----------------------------------
Timurtaş Hoca
Sohbetleri

-----------------------------------
Yoldaki İşaretler
(Dinle)

-----------------------------------

ONLINE IZLE
 
-----------------------------------
Efendimizin Hayatı

-----------------------------------
Tevhid Nesline Bir Örnek:
Maximilianus

-----------------------------------
Kehf Suresi

-----------------------------------
Mazlum

-----------------------------------
Kavimlerin Helakı

-----------------------------------
 
 
Selamun Aleykum 62327 ziyaretçi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
ONLINE